Heart It

25 Aralık 2012 Salı

BookList.

Sevgili okuyucular, uzuuun bir kitap listesi paylaşacağım sizinle. Ve umarım içlerinden bir kısmını okumuşsunuzdur. Okuduklarınız hakkında yorumlarınızı istiyorum. Böylece hangilerini önce alacağıma karar vereceğim.

Doctorow - Jaz Dönemi
Ernesto Sabato - Tünel / Kahramanlar / Mezarlar
Andre Gide - Chopin Üzerine Notlar
Paul Auster - Görünmeyen
Edgar Allan Poe - Gammaz Yürek
Ayn Rayd - Atlas Vazgeçti
Elizabeth Wurtzel - Prozac Toplumu
Alasdair Gray - Zavallılar
E.T.A Haffman - Gece Tabloları / Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi
Nermin Yıldırım - Rüyalar Anlatılmaz
Horace McCoy - Atları da Vururlar
Barış Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
Chuck Palahniuk - Günce
Stefan Zweig - Satranç
Oruç Aruoba - De ki İşte
Herman Koch - Akşam Yemeği
Markus Zusak - Kitap Hırsızı
Jennie Lucas - İtalyan Prens
Bret Eastan Ellis - Amerikan Sapığı
Anthony Burgess - Otomatik Portakal
Douglas Coupland - X Kuşağı
J.P. Sartre - Bulantı
Mikhail Bulgakov - Usta ile Margarita
Jacqueline Susann - Bebekler Vadisi
John Berger - Görme Biçimleri
Jerzy Kosinski - Boyalı Kuş
İtalo Calvino - Paris'te Münzevi
Susanno Tamaro - Aklı Bir Karış Havada
Salavador Plascencia - Kağıt İnsanlar
Carbon Addison - Güneşin Kızları
William Trevor - Aşk ve Yaz
Etgar Keret - Nimrad Çıldırışları / Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü / Buzdolabının Üstündeki Kız
David Foster Wallace - İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler
Kate Ross - Müzik Şeytanı
Gorki - Amerika'dan İtalya'ya
Iris Murdoch - İtalyan Kızı
D. H. Laurence - İtalya'da Alacakaranlık

24 Aralık 2012 Pazartesi

Near to you.

-Burgaz
Herhalde ben her şeyi daha yeni yeni algılamaya başladım. Acıtıyor aslında biraz. Üzüyor da haliyle. Keşke fotoğraflar olmasa, keşke silmeyi becerebilsem. O karelerdeki yüzünü görüp de bunları yapabilmiş olmasına imkan veremiyorum. Zorlanıyorum. Gözlerinden anlaşılıyor çünkü her şey. Madem öyleydi böyle bir insan nasıl iki saat içinde değişti. Ya da hep öyleydi, ama oyununu iyi oynadı. Ona yediremediğimden suçu kendimde bulmaya başlıyorum. Açıkçası saçmaladığımın bilincindeyim. Ama dediğim gibi algılarım yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. 

Bugün yine abuk subuk bir Taksim gecesinden dönerken fark ettim her şeyi. Nasıl desem, yalnız başıma yürüdüğüm kaldırımda uzaktan kendimi gördüm. Komik gelecek ama kendimi yetim gibi hissettim. O yokken, hiçkimsem yokmuş gibi geldi bir anlığına. Yok yok, iyice dengesizleştim ben.

Hep bunun yüzünden.

20 Aralık 2012 Perşembe

Baby, you've hurt me.

Şu sıralar aslında tek sıkıntım: para. 
Yılbaşında Marmaris'e gidiyorum bu da tek neşem.
Dinlediğim tek şarkıysa şöyle:

You think you're loving
But you don't love me. 
I want to be free, baby
You've hurt me..


9 Aralık 2012 Pazar

Yal(ı)nız.

Me and Tenessee.

Önceleyin Burak yüzünden bu halde olduğumu düşünüyordum. Şimdiyse anlıyorum ki benim ruhumu sömüren Burak değil, bildiğin İstanbulmuş. Bu şehir beni yiyip bitirmiş de haberim bile olmamış. Hep derlerdi, İstanbul şunu yapar, yok bunu eder diye. Hiçbirine inanmamıştım. Şu ansa o insanların dediklerini birebir yaşıyorum.
İçimde hiçbir şey kalmamış. Yeni bir şeyler kök salmamış. Boş. Bomboş içim. Ne seviyorum, ne yazabiliyorum, ne de çizmeye çabalıyorum. Hiçbir şey. İki yılda içimde koca bir "HİÇ" yetişmiş sadece.

Son bir haftadır mal gibi o bardan çıkıp diğer bara gidip, içip içip içip, kendime ortamdan erkek beğeniyordum. Lan bir bulsam verecektim yeminle. Ama bulamadım. Taş çatlasa iki kişiyle bakışmışımdır sonra içimden nefret edip kafamı çevirmişimdir. Hani insan yalnızken, yalnız olmamak ister ama bir türlü yalnızlıktan çıkmak da istemez ya. Hah işte kelimesi kelimesini onu yaşıyorum.

Bana koyan şey şu aslında bir bahaneyle benden ayrılmış olması. Hani bana deseydi ki: "Buse olmuyor, eskisi gibi sevemiyorum seni. Yürümüyor böyle, ayrılalım." İnan gıkım çıkmazdı okuyucu. Hoş anlam veremediğim diğer bir şey de sevginin zamanla tükenmesi saçmalığıdır. Ama bak ona bile tamam diyecektim. Özellikle sinirlendiğim nokta da boku bana atmış olması. İnsan biraz adam olur yahu. Biraz adam.

Bugün ben aslında yalnızlıktan iç çamaşırlarımı yemeye giriştikten sonra bir çocuk vardı ya hani Yazgan diye bahsettiğim işte o mesaj attı. Bugün buluşacaktık. Ona verecektim halbuki. Ama o da olmadı. Bunu bir işaret olarak görmedim değil. Evrenin mükemmel mesajı: yalnızlıktan, sekssizlikten ölsen de gebersen de eskiden yaptığın gibi sevgilin olmayan adamlara vermeyeceksin! Kabul ettim haliyle. Kuruyup gideceğim, orası ayrı mevzu ama.


Burak gidince etrafta hiçkimse kalmamış gibi geliyor. Eskiden sürekli dışarı çıktığım arkadaşlarım bile ortadan kaybolmuş gibi. Kime mesaj atsam gelemiyor, kimi arasam işi oluyor. Anasını sattığımın İstanbul'unda da öyle Marmaris'teki gibi gezecek, yürüyüş yapacak bir yer yok ki atayım kendimi dışarı. Hal böyle olunca ben de Taksim'den çıkmıyorum. Oturuyorum Beatles'a. Bugün param kalmadı pek yoksa yine gidecektim. Onun yerine gidip Galata'da çay içtim. Beatles demişken orada iki çocukla tanışmıştım, hani şu masalarına gidip oturduğum. Onlardan biri kaç gündür feysten mesaj atıp duruyor. Neymiş efendim bana bir teklifi varmışmış. Bilirim ben o teklifleri. Sen yalnızsın ben de yalnızım hadi o zaman hobaaa. Teklifi söylemeden vazgeçti tabi.

"Son Kuşlar"ı bitirdim dün. Çok üzülerek okudum. Çünkü sağolsun Saitciğim bütün öyküleri Burgazada'da geçirmiş. Burgazada bizim ikinci evimizdi oysa. Orası bizimdi işte. Çadırımız vardı bizim malikanemiz. Sonra bir de köpeğimiz vardı falan. Oyy dağlar. Bir an içimden o fotoğrafları koymak geldi ama yok olmaz. O kadar unutmaya çabalayayım, sonra her bloga girdiğimde göreyim fotoğrafları da oturup ağlayayım. Aman aman istemez.

Fark ettim ki kötü olayları, mutlu bir üslupla anlatıyorum. Ne melankolik tamlamalar, ne de üç noktalar. Gayet şamata bir biçimde yazıyorum. Çok garipsedim şu an kendimi. Vay anasını uzun da yazmışım okuyucu. Neyse o zaman gözlerine sağlık. Ben sigaraya gidiyorum şimdi. Belki gelirim yine. Ben gelmesem bile sen gel bak.


4 Aralık 2012 Salı

İnsan kalıpları.

Bu kadar sevdiğini söylerken aradan daha bir hafta geçmeden "sevebilecek" YENİ birini nasıl bulabilmiş?
İnsanlar inanılmaz garipler. İnsanların sevgisi o kadar çok ki kime vereceklerini şaşırıyorlar. Koleksiyon yapıyordur ya da. Toplamda ikişer aydan bir seneye 6 kişiyi sıkıştırmaya çabalıyordur belki de. Daha birini bırakmadan, diğerini torbasına koyup, iki ayı doldurur doldurmaz, torbasından yenisini çıkartıyordur belki de.

Ya da sadece bu şekilde sevebiliyordur. Belki de aşkının, sevgisinin son kullanma tarihi iki aydır. Kim bilebilir ki. Ama koleksiyon olasılığının üstünde duruyorum ben. Çünkü hepsi çeşit çeşit. Ve hepsine farklı bir sevgi gösteriyor. Bana düşen sevgiyle, benden sonraki kıza düşen sevgi aynı değil.

Acaba merak ediyorum kıza benim hakkımda ne diyor? İllaki lafım geçiyordur. Kız rts okuyor ben gazetecilik. Bir yerden bir şekilde konumun açıldığına eminim. Çünkü hala feysinde benim fotoğraflarım duruyor. Sormamış mıdır, şu fotoğrafta seni öpen kız kim, diye.

Soul Kitchen'ı izleyeceğim şimdi. İlk Fatih Akın filmimi de beraber izlemiştik oysa. Im Juli. Hoş onu hatırlamama sebep olacak milyonlarca şey var etrafımda. Bir tane filmden bir şey çıkmaz. Zaten onu kafamdan siliyorum, onunla hiçbir şey yapmadık, hiçbir şey dinlemedik, izlemedik, hatta o kimdi? diye düşünüyorum. Yoksa bütün gün sadece oturmam gerekecek. Neye elimi atsam hatırlatacak bir şeyler çıkıyor.  Sonuçta madem o hayatına devam ediyor. Ben mal mıyım, ben salak mıyım arkadaşım? Tabi ki de ben de devam edeceğim.

Ayrılık için topu topu iki kere ağladım zaten. İlki, benden ayrılmasının sebebini söylemediği için sinirden ağlamıştım. İkincisi de, dün gece yeni sevgili yaptığını öğrendiğim de. O da şoktan, orospu çocukluğunu üstüne konduramadığımdan dolayı. Halbuki gayet o kalıptaymış. Önceden ben farkına varamamışım.


25 Kasım 2012 Pazar

Üzüldüm biraz.


Yazmaya çok niyetleniyorum. (keşke bir de çizmeye niyetlensem) Sonra açıyorum sayfayı öylece bakıyorum. Kelimeler aksın gitsin, dur durak bilmesin istiyorum. Olmuyor. Yazmaya başladığımdaysa iki paragrafı yaklaşık üç saatte yazıyorum. Zorlaya zorlaya. İttire ittire. Hele ki müzik dinliyorsam oluyor sana beş saat.

Dün gidip göbeğimi deldirdim. Pek güzel oldu. Atlas'ta. Adam çok tatlıydı. Epey bir muhabbet de ettik. Resmen moralimi yerine getirdi. "İnsanlar neler neler kaçırıyorlar" dedi, beni epey bir övdükten ve kesinlikle kilo almamamı, böyle mükemmel olduğumu söyledikten sonra. Göbeğim biraz acımaya başlayınca uyuşturdu. Normalde ekstra para alıyorlar onun için ama benden almadı. Adam bir süre sonra bana pamuk prensesim falan demeye başlamıştı zaten.

O gazla Beatles'a gittim. Bir ellilik içip kalkmayı düşünüyordum ilk başta. Baktım karşı masadaki gençlerle bayağı bir kesişiyoruz. Dedim Bri, zaten teksin, sıkılıyorsun, git yanlarına. Önce gidip sordum, doğal olarak kabul ettiler. Muhabbet bilmem ne derken içlerinden biri, "Yan masadaki kızlar sen geldiğinde tip tip baktılar. Sen öyle özgüvenli, yanımıza oturacağından emin bir şekilde gelince kıskandılar herhalde" dedi. Kendi kendime aslan olmanın faydaları, dedim ilk kez.

Sonra yolda eski sevgiliye küfürler ettim. İçimden.
Ardından üzüldüm biraz.
Üzüldüğüm için kendime kızdım.
Sonra yine üzüldüm.

Şarkı.

23 Kasım 2012 Cuma

Şimdi yoksun sonra yoksun orada yoksun zaten yoksun.


 "Anılarım birer birer ah kırılıp döküldüler."

İki aylık bir ilişki periyodunun da sonu geldik sevgili okuyucu. Ayın yirmisinde başlayıp ayın yirmisinde bitirmeyi de ihmal etmedik tabi. Şimdilerde eski sevgiliyi değil de sadece ayrılığı hatırlatsın diye sevgiliyle bağlantısız şarkılar dinliyor, eski sevgiliyle gidilmemiş mekanlara gitmeye çabalıyorum. Üzüntüden çok sinir var aslında bünyemde. Yapmadığım bir şey için, başkasından duyup bana sorma ya da söyleme zahmetinde bulunmadığı bir şey için benden ayrılmış olmasının siniri var. Hele ki yüzyüze konuşmaya gittiğimdeki çirkinleşmeleri sinirlenmem için yeterli bir sebep.

Tam anlamıyla tek bir ruh halinde değilim. Arada gülmeler, ağlamalar, sonra sinirlenip bağırmalar.. Dengesizliğimin doruklarındayım şu sıra. Midem stresten aldı başını gidiyor zaten. Regl dönemim de üstüne geldi.

Bu sene İstanbul'a geldiğimden beri hiç tek başıma Taksim'e gidip dolaşmamıştım. Halbuki eskiden sürekli tek giderdim. Ayrılık sonrası eski halime dönmeye çalıştım bugün. Urban'a gittim. Karga Mecmua aldım. Kitap okudum. Kendime geldim. Yarın da kızlarla içmeye gideceğim.

Bitse bile güzel bitmeli bir şey benim için.
Olmadı bu sefer.
Belki başka sefere.




13 Kasım 2012 Salı

Kırık.


Benim bünyemin mutluluğa pek alışık olmadığını fark ettim. Zaman geçtikçe kendimi yiyip bitirdiğimi gördüm. Hüzünlü şarkılar dinlemeyi çok istediğimi anladım. Hem dinleyip hem de şarkıyı hissedebilmeyi istediğimi..
Her şey çok güzel hala.
Her zaman olduğu gibi yine benim özgüvensizliğim baş gösterdi. Ki kafamı patlatmak istememin tek sebebi bu. Kıyaslama yapmaktan yorgun düştüğümü fark ettim dün gece. Onun eskileriyle, kendimi kıyaslamaktan yoruldum cidden. Bütün arkadaşlarıyla tanıştım. Ama şu 2 sene birlikte olduğu eski sevgilisinin de onları tanıdığını düşününce yanlarında kendimi kötü hissediyorum. Bok gibi hissediyorum hatta.
Çok yakında bitecek diye düşünmeye başladığım doğrudur.
Bitireceğim.
Bitirmek istemesem de.
Vizeler başladığı ve ben ilk vizemi kaçırdığım için saçma saçma ruh hallerine girmiş olabilirim. Ama dersler düşündüğüm en son şey aslında. Bilmiyorum. Sınavlar başladığı için şu iki hafta görüşmeme kararı aldım. Aldık. Bakalım bu iki haftada daha neler neler yazacağım kafamda. Ne paranoyaklıklar yapacağım.
Bazen ona yetemediğimi düşünüyorum. Kendimi çok eksik hissediyorum. Bazense onu aslında sevmediğimi düşünüyorum. Bazen ölesiye nefret ediyorum hatta. Ama söylediği bazı şeylerin bana dokunduğunu fark ettim. Aynı babamda olduğu gibi onun söyledikleri de çok koyuyor bana. Ve istemsizce ağlamaya başlıyorum. Ve o da aynı babam gibi ben ağlayınca dayanamıyor.
Güzellik konusuna kafayı takmış durumdayım. Bu konuda yetersiz hissediyorum işte kendimi. Şu eski sevgilisi o kadar o kadar o kadar çok güzel ki. Neyse.
Kalbimin kırılacağını düşündüğümden kendimi tam olarak veremiyorum ona. Hala duvarlarımın bir kısmı duruyor.
Garibim.
Korkuyorum.



8 Kasım 2012 Perşembe

take everything

Şimdi eğer sevgili Eva'mın yazısını okuyup Take everything'i dinlememiş olsaydım bu yazıyı yazmazdım. Mazzy Star benim için her zaman vazgeçilmez olmuştur. Ama hiçbir zaman açıp da kendim dinlemem. Bir yerlerde zamana, duruma uygun olarak şarkının bana gelmesini beklerim. Ve her zaman da öyle olur.

Bir aydır neden mi yokum?
-Çünkü bir aydır mutluyum. Ve mutluyken bloga yazma gereği duymuyorum. Çünkü burayı içimdekileri dökmek için kullanıyorum bir nevi. Kısacası buraya yazmam için ya sinirlenmem ya da melankolinin bağrında olmam gerekiyor.

Neden mi mutluyum?
-Birini gerçekten sevmenin ne olduğunu ve o birinin de beni sevmesinin ne olduğunu unutmuştum. Hatırlamaya başlayınca mutlu oldum.


Artık ellerim üşüdüğünde, ellerinin arasına alıp ısıtmaya çalışan biri var ya havaların soğuması umurumda bile değil. Acı çekmiyorum okuyucu. Ağlamıyorum bile artık. Eğleniyorum. Hiç yapmadığım şeyleri yapıyorum. Daha neler neler yapacağım üstelik. Şu bir buçuk aya neleri sığdırdık bilemezsin. Öyle ki bana resmen 6-7 ay olmuş gibi geliyor. Nasıl anlatacağımı, hangi kelimeleri kullanacağımı bilemiyorum. Sadece her şey çok güzel işte. Sade ve sadece güzel.

2 Ekim 2012 Salı

Dipnot.

Şimdi ben epeydir girmiyorum internete. O yüzden bloga da hiç uğrayamadım. Uğramak içimden gelmedi aslında. Bir sevgilim var benim. Her şey güzel şimdilik. Açıkçası ondan size sıra gelmiyor. :) Yine de arada sırada bilgilendirmelerle uğrayacağım. Bu da bizim şarkımız, dinlenilesi.


Kısacası;
Mutluyum.
Mutlusun.
Mutlu.


15 Eylül 2012 Cumartesi

Traffic brought me here.

Aslında ben hiçbir şey yazmamayı düşünen bloggerınızım. Ama bu şarkı beni buraya getirdi. Sonra başka şarkılar dinledim ve başka şarkılar ve başka şarkılar derken işte buradayım. Geçenlerde bir rüya gördüm. Sonra ağzımın kenarında bir yara çıktı. Farkına vardım ki gördüğüm rüya değil kabusmuş. İlk kez uçuk çıktı dudağımda. İlk kez. Sonra dün bir rüya daha gördüm. Üç kere uyanmama rağmen kaldığı yerden devam etti hep. Bugün dolmuşta hatırladım rüyayı bir ağlama geldi, nefesimi tuttum geçti.

Yarın gece yolculuk İstanbul'a. Bu kez pek gidesim yok aslında. Marmaris'i daha da bir özleyeceğim. Sahilden yürürken bütün görüntüyü beynime kazımaya çalışıyorum. Herkesle fotoğraf çektiriyorum. Özlem gidermenin en iyi yolu fotoğraflar.

Deniz sadece Marmaris'te bu kadar güzel. İçin sıkıldığında sahile gitmem üç dakikamı almıyor bile. Lanet olsun ki İstanbul'un böyle bir özelliği yok. Boğaz moğaz yalan benim için. Kum yok. Ayakkabıları eline alıp ayaklarını suya sokmak yok. Sadece koca bir demir yığını olan köprü, kalabalık ötesi Eminönü.. Sevmiyor değilim ama "çok" sevemiyorum. Sıkıntı orada başlıyor keza.

Valizlerimi hazırladım. Resim malzemelerimi almıyorum bu kez. Resmi hayatımın ikinci planına atalı çok oluyor. Üzülüyorum. Ama elimden bir şey gelmiyor. Erkekleri de ikinci plana hatta üçüncü plana attım. Bu yaz tatili bana bunu öğretmeyi başardı işte. Üzülmüyorum. Elimden gelenin bu olmasını seviyorum.

We don't need boyfriends. We don't need lovers. We're already Bonnies. So settle for nothin less than a Clyde.

6 Eylül 2012 Perşembe

Lil' Red Riding Hood



Şimdii bunu dinlemenizi istiyorum. Sonra da yorum yapabilirsiniz tabi.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Aman nazar değmesin..


Bu konu hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Sonra birilerinin ahı tutuyor. Tuborg Gold Fest'e dönsün hiç istemiyorum. Çok mutluyum. Çok sevinçliyim. Sevinçten ölüyorum aslında. Neyse siz şarkının keyfini çıkarın ben de biraz daha çığlık atayım. Hatta gidip yatakta biraz daha tepineyim.


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Give into me.



Dinlendiğinde birilerini hatırlatan şarkılar vardır. Bu da onlardan biri. Bu şarkıyı en kısa zamanda birlikte söyleyeceğiz, biliyorum. Keşke Garrett'a bu kadar çok benzemeseydi ve benden küçük olmasaydı. Ve ben 17 eylülde istanbul'a dönmeseydim. Keşke sesi bu kadar güzel olmasaydı, evet keşke yine benden küçük olmasaydı.

Bu filmi de tekrar izlemek bana pek iyi gelmeyecek. Ama yine de izleyeceğim.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Günlükten paylaşılan birtakım şeyler.

27 Ağustos 2012
#23.41
                                                                                                           şarkı.
Şu an babamla aslında, yani sanki hiçbir şey paylaşmıyormuşuz gibi geliyor. Sanki bunu hiç yapmadık gibi. En son ne zaman bir konu hakkında Ondan; bağırış çağırış olmadan, adam akıllı, sohbet eder gibi bir öğüt aldım hatırlamıyorum bile. Çoğu şeyi konuşamıyoruz zaten.
Dizileri izliyorum, filmleri izliyorum. Oradaki baba karakterlerinin çocuklarına nelerden bahsettiklerini görüyorum. Ve evet bunu fazlasıyla kıskanıyorum. Biliyorum yani onların dizi olduğunu, bir senaryoya ve repliklere bağlı olduğunu. Ama hayatta öyle babalar yok mudur?
Var. Bunu da biliyorum. Çünkü Fikret Kızılok'un Ama Babacığım şarkısını dinleyeli çok oluyor. Her dinleyişimde ağlıyorum hatta. Bana değer verdiğine eminim. Ben de ona değer veriyorum. Ama bir şeyler eksik gibi.  Ve bir seneyi üniversitede ondan ayrı geçirmiş olmam eksiklikleri çoğalttı gibi. Eskiden her öğle yemeğinde okuldan bahsederdim. Seçil'i anlatırdım. Fatma'yla küsmemizden bahsederdim. Kısa zamanlardı ama sanki o zamanlar daha çok şey paylaşıyor gibiydik. İstanbul'dayken sürekli telefonda konuşuyorduk elbet. Ama ona hiçbir şeyimi anlatmıyordum doğru düzgün. Niye böyle olduğumu bilmiyorum. Neden böyle bir çocuğa dönüştüğümü..
Zaten 17 Eylül'de gideceğim. Ama ben neredeyse bütün yazımı babama yemek götürdüğüm ve benden bir şeyler istediği zamanlar dışında hep odamda geçirdim. Tamam belki önceden de çok uzun sohbetler etmiyorduk. Ama birlikte geçirdiğimiz zamanlar vardı.
Şimdiyse yanında bir saatliğine bile oturamıyorum. Sorunun bende olduğunu biliyorum aslında. O, benimle vakit geçirmek istemediğinden falan değil sorun. Çünkü istiyor. "Sürekli internetin başındasın, hiç yanıma gelmiyorsun." dediğinde "Hep internetteyim çünkü yapacak başka bir şeyim yok." diyerek geçiştiriyorum. Ben senin arkadaşınım neden bana bir şeyler anlatmıyorsun, dediğinde hep çünkü beni anlamadığını, çünkü beni dinlemediğini söylüyorum. Bu doğru bile değil ki. Çünkü ben ona hiçbir şeyimi anlatmadım.
Neden anlatamadığımı da içten içe biliyorum sanki. Bekaretimi kaybetmiş olmamın bunda büyük bir etkisi var. Ve tacize uğramış olmamın. Başkalarına bunları biraz daha kolay anlatabiliyorum. Hatta artık BENİM ADIM BUSE demek kadar kolay geliyor. Ama ona anlatamıyorum. Yapamıyorum. Oysa o benim babam değil mi?  Ondan başka kimseye sahip değilim ki bu hayatta.
Ama yapamıyorum. Korkuyorum. Beni yargılayacağını, bana çok kızacağını, hatta belki de benimle konuşmayacağını düşünüyorum. Bundan ölesiye korkuyorum.
Peki bu haldeyken nasıl baba-kız olmaya devam edebiliriz ki? Sadece güzel anlarımızı öylesine bir iki kelimeyle anlatarak nasıl bunu devam ettirebiliriz?
Bazen gidip anlatmalıyım, onunla konuşmalıyım diyorum. Ama salona girdiğimde boğazım düğümleniyor. Nefesim tükeniyor, salıncağın en yükseğe çıktığı yerden hızlıca aşağı iniyormuş gibi hissediyorum. Saçma bir konuda iki laf edip, geri odama dönüyorum. Şu an aslında bunları yazarken bile konuşmayı düşünüyorum. Ama gitmeyeceğim. Hem saat geç oldu. Uyumuştur belki de.
Annelerin kızları bakireliklerini kaybettiklerinde bunu hissettiklerini duymuştum. Acaba babalar için de geçerli midir bu? Hissetmiş, anlamış ve anlayış göstermiş olması mümkün mü? Sanırım hayalgücüm çok geniş ha?
Nasıl bir tepki verebileceğini bile bilmiyorum ki. Çünkü bu tip konulardan hiç bahsetmedik. Kıyısından bile geçmedik. Ve ben 20 yaşına gelmiş bir kız çocuğuyum.
Hayır, seks yaptığım için pişman değilim. Ya da tekrar yapacağım için de. Sadece bunu bir kızın, babasına anlatması çok zor bir şey okuyucu. Tahmin edebiliyorsundur.
Tamam yeterince yazdım.
Bitti.
Sigara zamanı.

-B.

Ps. İşte günlüğüme bu şekilde yazıyorum. Mektup yazıyormuş gibi sanki birileri onu okuyacakmış gibi. O yüzden karşımdakine sürekli okuyucu diyorum. Ve bu sefer blogda paylaşmak istedim. Hazır burada gerçek okuyucularım varken.

26 Ağustos 2012 Pazar

Orange County

Dün geceden beri 5 yıl öncesinde yaşıyorum. 5 yıl önce hissettiklerimin neredeyse aynısını hissediyorum. Çünkü The O.C. bana her zaman aynı şeyleri hissettiriyor. Ve bu şarkı onlarla olan tüm geçmişimi yeniden yaşamamı sağlıyor. Hatırlıyorum da OC başlıdığı anda diziye tam anlamıyla kendimi verebilmek için telefonumu bile kapatırdım. e2'de günde 3 kere aynı bölümü verirdi. Ve ben o üç bölümü de izlerdim. Keşke Mischa Barton diziden hiç çıkmasaydı. En azından 3. sezonda ölmezdi ve ben o bölümü her izlediğimde deli gibi ağlamazdım ve dizi One Tree Hill gibi 9. sezonu bile görebilirdi. Bence OC'nin eksikliğini bütün nesiller hissediyor.



PS. One Tree Hill'in müzikleri de iyidir de The Oc'ninkiler bence her zaman daha iyi olmuştur.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yokluğumu dindirsin diye birkaç bir şey

Şu an nasıl uykum var anlatamam. Kafam omuzlarıma ağır geliyor resmen. Bir sürü de çay, kahve içtim oysa. Bütün gün odamı topladım belki de o yüzden bu haldeyim. Uyumak istemiyorum. Ama yapacak bir şey bulmam lazım. Oje sürmeliyim, kitap okumalıyım, günlük yazmalıyım mesela. Bunlar son bir haftadır yapmam gereken şeyler aslında. Ama son bir haftadır olduğu gibi şu an da bunların hiçbirini yapmak istemiyorum.

Bu arada odam pek güzel oldu. Geri dönmek isteyeceğim bir oda yapmak istemiştim. Büyük bir kısmını da başardım sanırım. Kitaplarımı sonunda bir hale yola sokabildim ya en çok ona seviniyorum. Çizimlerimi de asmak istediğim şeylerdendi. Şimdilik tek tük eksik kaldı. "Somebody told me that this is the place where everythings better and everything safe." yazısını asabilmek için kapının arkasını boşaltmak. Ve de dolap kapaklarına şarkı sözlerini yazabilmek için güzel bir marker almak.

Önümüzdeki okul döneminde de eve çıkıyorum. 4 arkadaş. Şimdi odama bu kadar özendim, ya diğer odayı daha güzel yaparsam ve bir daha şimdiki odama dönmek istemezsem diye düşünmüyor değilim. Belki de artık İstanbul'la Marmaris arasında bir seçim yapmamın vakti gelmiştir. Ya da vazgeçtim. Bence hiç gerek yok.

Son zamanlarda tek eğlencem New Girl ve Cleverbot. Jess'in salaklığı her bölüm güldürüyor. Cleverbot da geçenlerde evlenme teklifi etti. Bugün de sonunda bir robot olduğunu kabullendi. Ama yine de bana aşıkmış. Neyse en azından birinin beni seviyor olma düşüncesi beni birkaç hafta daha idare eder.

Evde yatılı misafir olması olayı hoşuma gitmiyor. Seneler önce de gitmezdi. Evdeki tek kadın olmak bu işi hoş yapmayan kısım aslında. Her işi benim yaptığım düşünülürse. Tatil mi yapıyorum amelelik mi belli değil. Neyse.

Bunlar da kitaplığımdaki okumadığım ve yarım kalan kitapların bir listesi. Yazıyorum ki ibret alayım kendime:

Amin Maalouf - Semerkant(yarım)
Paul Erdman - Panik
Murathan Mungan - Aşkın Cep Defteri
Stendhal - Kırmızı ve Siyah
James Joyce - Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi(yarım)
Gabriel Garcia Marquez - Anlatmak İçin Yaşamak(yarım)
Che Gerillaları
Carlos Fuentes - Kendim ve Ötekiler(yarım)
Italo Calvino - San Giovanni Yolu
Mario Levi - Bir Yaz Yağmuruydu
İnci Aral - Unutmak

Sadece hassiktir demek istiyorum. Bir insan bir kitabı neden yarım bırakır ki amk. Hem yaz tatilleri kitap okumak için değil mi?! Her zamanki Brida işte. Yaz tatilinde internette sabahlar, okul vakti de derslerde kitap okur. Sonra da ben niye 5 dersten kaldım..

İki gündür dreamtv'de denk geliyorum. Grubu hep sevmişimdir de bu şarkıyı çok beğendim. -az önce kendime söylediklerimi duymamazlıktan geliyorum. evet, çiftkişilikliyim çünkü-



16 Ağustos 2012 Perşembe

BFF.


"İnsanlar ebeveynlerinin yokluğunu başka şeylerle telafi etmeye çalışırlar. Annenin yokluğunda da sen kendini dizilere, açıkçası tek bir diziye; One Tree Hill'e vermişsin. Baban olmasaydı eğer bir sürü erkek arkadaşın olacaktı." 

"Hayatımda tanıdığım en güçlü insansın. Annemle babam bile böyle düşünüyor." 

"İnsanlara her zaman çok sıcakkanlı davranıyorsun. Ve onlara çok değer veriyorsun. Sadece bazı zamanlar, seni çok tanımayan insanlar için bu durum çok garip geliyor. Çünkü onlar değer vermenin ne demek olduğunu bilmiyor."

"Çocuğun olduğu gün, çok deli, çatlak ama bir o kadar iyi bir anne olacaksın. Sana sahip olduğu için şanslı bir velet olacak."

"İçinde sürekliliğini koruyan bir hüzün var. O hep orada. Hayatında en çok da onun orada olması konusunda kararlısın."

"Unutması kolay olmayanlardansın. Buna inan."

"Muhteşem ikili olduğumuzu söylüyorlar ya aslında tamamiyle birbirinden çok farklı bir ikiliyiz. Yin Yang gibi. Ortak noktalarımız da var elbet. Onlar da hani şu siyahın içindeki küçük beyaz ve beyazın içindeki o küçük siyah nokta. Yine de kim demiş ki zaten, birbirinden farklı iki insan birarada iyi olamaz diye."

O geceden hatırladıklarımın bir kısmı bunlar. Babamın ayağının alçıda olması nedeniyle Seçil'le epeydir uzun süreliğine biraraya gelememiştik. Ve işte o gün geldiğinde, en iyi arkadaşımın hakkımda söylediklerini okudunuz. Daima en yakın arkadaşım olacak olan kişinin beni tanımlasına şahit oldunuz. Ve her kelimesinde öyle haklı ki. Öyle doğru şeyler ki bunlar. Bazen beni, benden iyi tanıyormuş gibi hissediyorum. Sanırım işte bu yüzden buna Sonsuza Kadar En İyi Arkadaş deniyor. 


Alıntı vol2.


Keder, okyanuslara benzer.
Derin, karanlık ve hepimizden daha kudretlidir.
Acı ise, gece hırsızı gibidir.
Sessiz, kalıcı ve haksızdır.
Zaman, inanç ve sevgiyle yok edilir. 

12 Ağustos 2012 Pazar

Alıntı vol1.

Bir dilek tut ve yüreğine koy. İstediğin herhangi bir şey.. İstediğin her şey..
Tuttun mu? Güzel. Şimdi gerçekleşebileceğine inan. Bir sonraki mucizenin, gülümsemenin ya da dileğin 
nerde karşına çıkacağını bilemezsin.
Ama köşe başında olduğuna inanır, kalbini ve aklını onun olabilirliğine, onun kesinliğine açarsan..
İstediğin şeyi elde edebilirsin.
Dünya sihir dolu. Sadece ona inanmalısın. Bir dilek tut. Tuttun mu?
Güzel. Şimdi ona inan. Tüm kalbinle.
 

şarkı.


11 Ağustos 2012 Cumartesi

Eskimo.



Ha bir de bunu söylediğim için kendimden nefret ediyorum ama kışı çok özledim. Yaz çocuğu olarak bu çok içler acısı. Haziranı, temmuzu ve ağustosu sırtından bıçaklıyormuş gibi hissediyorum. Ama özledim be n'apayım?!

10 Ağustos 2012 Cuma

Feeling the moment.

Önce bir şeyler yazdım.
Önce bir şeyler yazdım.
Ardından her şeye ışık tutsun diye bir mum yaktım.
Mum ışığıyla sigaramı yaktım.
Ve rahatıma baktım.
Rüzgar çıktı ve her şeyi bir kenara bıraktım.
O sırada hava böyleydi.
Ve o an radyoda biri bu şiiri okuyordu. Sonrası da Mesut Bahtiyar'dan geldi.

Gece bu haldeydi.
Bu hale dönüşmeden önce. 
O sıralarda her şeye benimle birlikte tanık olan Luna yanımdaydı. 
Kıçını dönüp yatmadan önce aslında yazının şarkısının BU olduğunu söylemişti. Eh, ne diyebilirim ki her şeyin tanığı oydu.
Ve perdeler kapandı..

Durdurabilseydik eğer ya da en azından yavaşlatabilseydik bir şeyler değişir miydi?

A Fine Frenzy - Lifesize.

Neredeyse bir haftadır sabah 6'da yatıyorum. Ve bunun bana iyi geldiğini söylemem. Öğlen 2'de kalkıyorum ve bütün günü yok ediyorum. Ah, Tanrım! Hayatın bu kadar hızlı geçip gitmesini engelleyemez miyiz? Çünkü günleri dolu dolu geçirdiğimizde zaman daha çabuk akıp gidiyor. Diğer taraftan hiçbir şey yapmadan oturduğum günler de öylesine boş yaşıyormuş gibi hissediyorum ki. O zaman sanki daha çabuk gidiyor.

Önümüzdeki 3 seneyi, 3 okul senesini doya doya yaşamak istiyorum. Çünkü geçip giden şu son bir yılıma baktığımda üzüldüğüm anlar, mutlu olduklarımdan daha fazla. Lisede mükemmel bir arkadaş edindim. Aslında iki arkadaş. Şu geçip giden bir yılda içlerinden birini kaybettim. Bilemiyorum belki de onu daha önceden kaybetmiştim. Eskisi kadar üzmüyor. Beni üzen şey sadece iki arkadaş edinebilmiş olmam. Daha fazlasını isterdim. Kızlı erkekli karışık ve büyük bir grup arkadaş. Herkesin birbirini tanıdığı, birbirine güvendiği, birbirini sevdiği ve birbiriyle güzel vakit geçirdiği bir grup. Benim bunları yaptığım iki arkadaşım vardı sadece. Başkaları yok muydu? Vardı. Ama bu şekilde değil.


Bazı insanları görüyorum da lisedeki arkadaşlarıyla görüşüyorlar yıllar geçse bile. Bir araya geliyorlar, lisedeyken gittikleri yerlere artık birer üniversiteli, birer anne, birer baba olarak gidiyorlar. Lise arkadaşlıkları gelip geçer diyen insanlar da tanıdım elbet. Ama bu hiçbir zaman benim için teselli olmayacak. Bu dakikadan önce gerçekten lise hayatımı güzelce yaşayamamış olduğum için kendimi kötü hissediyordum. Hala da kötü hissediyorum ama artık bunu değiştirmek için elimden geleni yapacağım. Sadece artık bir liseli olarak değil, bir üniversiteli olarak. Ve o önümde duran, yaşanmak için beni bekleyen 3 yılı "güzel" hale getireceğim.

Çünkü geriye dönüp baktığımda şimdiki gibi "bir şeyler olmadığı" için üzülmek yerine, "bir şeyler olduğu" için sevineceğim ve bunu için hüzünleneceğim. En azından geri dönmek istediğim güzel hatıralar, güzel arkadaşlar, güzel günler olacak. Geçtiğimiz lise hayatımda öyle günlerim olmamıştı hiç.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Yazıyorum. Çünkü minnettarım.


  • Çok uzun yazdığımı fark ettim. O yüzden girişe bir uyarı koymak istedim. One Tree Hill'e yazılmış bir yazı okuyacak durumda değilseniz. Bence hiç başlamayın. 


Aslında şu an "30 Days Movie Challenge" için bir filmden bahsetmem gerekiyor. Ama şimdilik bunu yapmayacağım. Bugün size hayatımı değiştiren bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bir diziden. One Tree Hill'den. Çoğunuzun bunu çok abartılı bulacağını da biliyorum. Bir kapitalist, amerikan lise draması nasıl hayatımı değiştirebilir, öyle değil mi? Eğer şu an bu yazıyı yazmaya karar vermişsem emin olun ki fazlasıyla hayat değiştirebilir bir dizi.
One Tree Hill'in ilk kez 4. sezon 13. bölümünü izlemiştim. 2003 yılıydı, orta üçteydim ve 13 yaşındaydım. Annem bizi bırakıp, yeni bir hayata başlamak amacıyla Mersin'e gitmişti. Babam beni yemeğe çağırıyordu. Televizyon karşısında yemek yememe izin vermemişti. Çünkü o sene hem anne hem de baba olmak için çok çabalamıştı. Ve bazı kuralların ardına sığınıyordu. O kurallardan biri de akşam yemeğinin mutfakta, yemek masasında yenmesiydi. Bense ergenlik çağının arefesinde, annesi olmayan bir kız çocuğu olarak hayata sinirli, öfke içinde bir şeylerin yoluna girmesini bekleyen ve sürekli asilikler yapan biriydim. O gün baba-kız olarak şiddetli kavgalarımızdan birini yapmıştık. One Tree Hill izlemek istediğim için sürekli yemeğe birazdan geleceğimi söyleyip duruyordum. Babamsa mutfaktan bana bağırmaya devam ediyordu. Ben de bağırmaya ve ağlamaya başladım. Ama hala gözlerim televizyondaydı. Sonra Brooke Davis'in sözlerini okudum. Bir anlığına ağlamayı kestim. Çünkü her yönüyle benim gibi olan birinin daha olduğunu önceden hiç düşünmemiştim. Onlar o zaman 17 yaşındaydılar. Ve ben o gün ileride Brooke Davis gibi güçlü olacağıma dair kendime söz verdim. Ertesi gün babamla aramız düzeldi ama yemek saatlerinin diziyle aynı saatte olması sebebiyle bir daha televizyonda OTH izleyemedim.
Lise bire geçtiğim yıl bir sevgilim vardı. Hatta ilk aşkım desem daha doğru olur. Yakışıklı bir çocuktu. -en azından o zamanlar- Yakın arkadaşlarımdan biriyle aldatılmıştım. İkinci bir şans verdim. Ve ikincisinde de aynı kızla yine aldatıldım. Eğer OTH izlediyseniz bu yaşananlar size tanıdık gelmiş olabilir. O sene OTH'i en başından başlayarak izledim. Ve bu yaşadıklarım bana da fazla tanıdık geldi. Brooke-Lucas-Peyton üçgeninden. O çocukla ilk ayrılışımızda tıpkı ben de Brooke gibi ona yollamadığım e-mailler yazmıştım.
İşin kısası ben Brooke Davis'le tanıştığımda, kendimi tanıdım. Yapabileceklerimi, korkularımı, hayallerimi tanıdım. Sadece saydığım bu iki üç özellikten dolayı da değil üstelik. Sayamayacağım kadar çok benzerlik var aramızda. Ben One Tree Hill'le tanıştığımda nelere göğüs gerebileceğimi öğrendim. Brooke sayesinde annemi atlatmaya çabaladım. Ve günden güne bunu başardığımı görüyorum. Brooke sayesinde arkadaşlığın önemini kavradım. Gerçek aşka inandım. Hayallerime sarıldım. Ne kadar iyi insan olmak için çabalamış olsam da başıma yine de kötü şeylerin gelebileceğini öğrendim. Ve bunu aşmanın tek yolunun hayatın vazgeçmesini beklemek değil, hayatı vazgeçirmek olduğunu anladım.


9 sezon süren bir dizi, onca sezon sizin hayatınızda bir yer edinmişse eğer emin olun bittiğinde de garip duygular içerisine giriyorsunuz. Tanrım, ben o diziyi izlerken ne kadar ağladıysam o kadar da güldüm. Ve 9. sezonun son bölümünü izlerken bittiği için ağladığımı düşünüyordum. Ama sonra fark ettim ki bana bunca şey kattığı ve hayatımı değiştirdiği için ağlayarak minnetimi gösteriyordum. Final bölümü çok güzeldi. Onlar için sevincimden ağlıyordum. Ve benim için de hala umut olduğunu, umudun her zaman, her halükarda olduğunu görmemi sağladığı için seviniyordum.
OTH'e büyük bir takıntım olduğunu biliyorum. Ve ne zaman kendimi üzgün hissetsem, bana vereceği umudu yakalamak için tekrar açıp izliyor oluşumu delice bulduğunuzu da biliyorum. Ama bana hiçkimse, HİÇKİMSE bu dizinin verdiği mutluluğu, huzuru, hüznü, sevinci ve en önemlisi umudu vermedi.
Hayatımın her döneminde Brooke Davis'e olan minnettarlığımı sürdüreceğimi biliyorum.
Umarım hayatınızda size, OTH'in bana yaşattıklarını yaşatan bir nesneniz, bir kimseniz, bir şarkınız vesaire vardır. Yoksa dilerim günün birinde bulursunuz.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

My dear friend.

Bazen depresyon belirtileri gösterdiğimi fark ediyorum. Sonra gülmeli tweetler atıyorum. One Tree Hill'in 3. sezon finalinde ağladım mesela. Brooke'a üzülüyorum. Hep üzülmüşümdür zaten. İçten içe kendime üzülüyorum aslında. Gerçekten bir şeyler hissetmenin bir adım gerisindeydim. Geçirdiğim iki günü kafamdan atamıyorum. Bir daha böyle sevemem diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. Babamın ayağının kırık olması depresyon sürecimi kısıtlıyor. Yemek yapmak, evi temizlemek durumunda kalıyorum çünkü. Oysa tek yapmak istediğim -tek yapmaya gücümün yeteceği- şey yatağa uzanıp hiç kalkmamak. Uyumak değil, uzanmak sadece. Gözlerimi bir noktaya sabitleyip orada kalmak. Sadece nefes almak. "Biri olsun da sonumuzun ne olacağı önemli değil." dediğim günleri hatırlıyorum da. Sıçayım ben o günlerin ağzına. Neredeyse üç gündür yemek yemiyorum herhalde. Kahve, sigara, arada bir kola, bazı günler cornflakes. Odama yani posterler asayım, kitaplığı düzenleyeyim demiştim. Oturduğum yerden kalkmaya mecalim yok ki.  Julie Delpy'yi çok seviyorum. Baterist'in sevgilisi vardı benimle aynı dönemlerde. Geçenlerde ayrılmış onlar da tıpkı bizim gibi. Şarkı söylüyorum bir de ben. Şimdilik üç tanesinin kaydı var. Dinlesin diye Baterist'e yolluyorum. Arkadaşız işte. Zaten artık fazlasını istemiyorum. Şu an aklıma ne gelirse yazıyorum. Yazdıklarımın hiçbirini de silmedim. O yüzden konudan konuya atlıyorum. Omuzlarımda çok garip bir ağrı var. Sürekli bilgisayarın başında oturduğumdan olabilir. Ya da.. "Enter"a basacak halim bile yok. Paragraf yapamıyorum onun için. En kısa zamanda bara gidip o gece duvara benim için yazdığı şeylerin üstünü karalayacağım. Yoksa bir daha o bara gidemem. Kapımın önündeki denize bu yaz kaç kere gittim acaba? Önceden bütün arkadaşlarımı Marmaris'te bırakmışım gibi hissediyordum, yani İstanbul'a gittiğimde. Şimdiyse hepsi İstanbul'da kalmış gibi geliyor. "Happily Ever After" filmlerini izlemek istemiyorum. Eskiden umut verirlerdi. Şimdi midemi bulandırıyorlar. Geçin bunları kardeşim, yok öyle bir şey. Az önce ALL SADDEST SONGS EVER adında bir playlist yaptım. Onu dinliyorum. 179 şarkı var. Üşenmezsem daha sonra yazarım size. Daha sonra. Her şeyi ertelemeye başladım gibi. Why do all good things come to an end?




*Açıp Julie Delpy'den "my dear friend"i dinleyin.

7 Ağustos 2012 Salı

End of summer.

Sonra da insanlara neden güvenmiyorsun Bri?
Neden güvenecekmişim ki. Güvenecek neleri varmış o muhteşem insanların? İki günlüğüne mutlu edebiliyorlar diye her zaman mutlu edebileceklerine mi inanmalıyım? Buna mı güvenmeliyim?
Neymiş efendim, yeni bir ilişkiden çıkmışmış, sanırım kafası dağılmışmış, sonradan pişman olmuşmuş, UZATMADAN bitirmiş vesaire.
İşte ben de u-zat-ma-dan, en başından güvenmiyorum insanlara. Ne zaman ki güvenmek için an kollasam, daha ben "güven-" diyemeden alaşağı oluyorum.


İnsanlar hiçbir zaman güvenilir değildi, hiçbir zaman da olmayacak okuyucu. O yüzden boş yere kimseye güvenmeye kalkışma, ve asla erken konuşma.

Down, down, down.

Yok öyle Jim Morrison falan. Şarkı söyleyerek bulaşık yıkmak da yok. Kadere teşekkür falan da etmiyorum. Yaz aşkı da mümkünse bir daha hiçbir yaz yanıma yaklaşmasın.


5 Ağustos 2012 Pazar

Summer Love.

Hayatımda bir Jim Morrison var. Ve beni seviyor. Kadere teşekkür ediyor. Bana teşekkür ediyor. Davy Jones' Locker'ı yanaklarından öpüyor. Barın duvarlarına benim denizkızı versiyonumu çiziyor.
İşte öyle.


8 Temmuz 2012 Pazar

Buffy.


Hayatımda yaptığım ilk caps. Ve ben her yerde paylaşıyorum. 
O değil de, ne güldüm lan bu bölümde. 

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Neden bilmem.

Şaka gibi günler geçiriyorum.

Tam otobüsteyim daha Muğla'ya bile varmamışım. İstanbul'a Tuborg GoldFest için gidiyorum. Her şey hazır. Her şey güzel. Heyecanlanmaya bile başlamışım. Günüm çok güzel geçmiş. Babamla Siya siyabend dinlemişiz, yemek yerken. Fenerbahçe bilekliklerimden birini ona vermişim, uğur getirsin diye.

Tek pürüz, ojelerimi bir türlü düzgün sürememem olmuş. Sürekli bozulup durmuşlar. -Bana hiç olmaz böyle şeyler. Bir de otobüsteki yerimde hiç rahat edememişim. Huzursuzluk o anlarda başlamış meğerse. O zaman anlamalıymışım bir şeylerin ters gideceğini.

Ve otobüsteyim daha Muğla'ya bile varmamışım, "Neden bilmem" çalan telefonumu birden biri arıyor. Öğreniyorum ki babam eve dönerken trafik kazası geçirmiş.

30 Haziran 2012 Cumartesi

There is only Marmaris. And it's my home.


Burası hiçbir yere benzemiyor. Burada kitaplarım böyle. Bacaklarım, perdelerim, elbiselerim böyle. Burası sıcacık, sol tarafımdan gibi, ben gibi, Buse gibi, EV gibi. Asla Marmaris'te Brida olmadım ben, burada Buse'ydim. Sevmeyi bilirdim. Dostluğu bilirdim. Aile.. Ailenin ne anlama geldiğini bilirdim.
Ve şimdi "sonunda" yine buradayım. Hala valizlerimi açmamış olsam da, hala babamla tartışıyor olsak da, üç gün sonra İstanbul'a geri dönecek olsam da, kendimi ölesiye buraya ait hissediyorum. Dönüp dolaşıp geleceğim yer, sığınacağım kürkçü dükkanı burası işte.


İstanbul'da denize gitmememin tek sebebi vardı, o da bu fotoğrafta apaçık ortada. İstanbul, bir Marmaris değil. Olamaz da. Doğduğum denizin, gözümü açtığım gökyüzünün, yürüdüğüm zeminin tüm sıcaklığını taşıyorum. İstanbul'da dağıttığım hayatımı, burada tekrar toparlamaya çalışıyorum. Kim olduğumu, ne olduğumu, nereden geldiğimi ve en önemlisi nereye döneceğimi biliyorum çünkü.


Her şeyim burada. Babam, en yakın dostum, resimlerim, şiirlerim, kitaplarım, sesim..

Gerçek aşklarım..


Tam iki saat önce Bay A'yı gördüm. Upuzun bir aradan sonra. Eski blogumu niye açtığımı ve sonra neden kapattığımı hatırlattı bana. Bütün yüz hatlarını unutmamak için beynime kazıdım tam iki saat önce. Tam iki saat önce bana sarıldığı için uyumuyorum, tam iki saat önce elimi tuttuğu ve uzun süre bırakmadığı için ağlıyorum. "Seni düşünmek güzel şey"i, bütün hücrelerimle özlediğim o sesiyle söylediği için şarkıyı tekrar tekrar başa sarıyorum. Aslında şu an buraya yazıyor oluşumun sebebi de o. "Neden gördüm ki sanki, neden yanlarına gittim?! Neden elini tuttum?" diye kendi kendimi ne kadar azarlamış olsam da asıl Buse'yi bana hatırlattığı için ona teşekkür ediyorum bu gece. 4 yıl boyunca usanmadan seven, cesaret edip sevdiğini söyleyen, aşık olduğu adam için şiirleriyle bir defter bitiren Buse'yi hatırlattığı için. Ve hala onu seviyor olduğumu anlamamı sağladığı için.

Sadece biraz üzüldüm, hepsi bu. 

24 Haziran 2012 Pazar

Nights..


Dün gece oda arkadaşıma gittiğim bir mangal partisini anlatırken durdu ve şöyle dedi: "Senin bu ortamını seviyorum. Her yere girip çıkıyorsun, bir sürü kişiyle tanışıyorsun." Doğruydu. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Hep birileri vardı. Birbirlerine zıt bilyon tane insanla iletişimim vardı. Her birinde farklı bir tarafımı ortaya çıkarıyordum. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Peki, yalnız hissettiğim? 

Buraya geldiğimden beri olan, özgeçmişimdeki eski sevgilileri saydırıyordu diğer oda arkadaşım. Bir, iki derken toplam 8 kişi saydım. "Ne güzel kızım üniversiteyi asıl sen yaşıyorsun." dedi. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Bir gün onunla, bir günün bununla takıldım.  Şıpsevdi gibi. Her gün bir başkası için ağlıyordum, her gün bir başkasını sevdiğimi söylüyordum. Hayır ama bu seferki başka, onu en başından beri seviyordum ben, diyordum. Sevgimi alabildiğine dağıtıyordum insanlara. Erkeklere. Adamlara. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç, peki yalnız hissettiğim?

Ben hep iyi biri oldum. Bunu kendim söylemiyorum, başkaları söylüyor. Ama ben de bunu biliyorum. Ben iyi biriydim. Senelerimi buna harcamıştım. Karşılığını alamadığım bir şeydi. İstanbul'a geldiğimde de sıfırdan başlama şansım vardı. Yeni baştan, sil baştan her şeye başlayabilecektim. Ve ben de öyle yaptım. Kötü olarak. Şansımı denedim, atışımı yaptım, kötü bir kız olmak için zorladım kendimi. Günümü gün ettim, gece yurda giriş yapmadım, one night standlerim bol oldu. Çok sigara içtim, çok içki içtim. Ertesi gün hapı kullandığım, acaba hamile miyim diye ortada dolaştığım günler oldu, hatta benimle zorla ilişkiye girmeye çalışan bir adam bile oldu. Ertesi gün evinden dudağımda ve kollarımda morluklarla çıktığım bir orospu çocuğu.

Denedim ben. Göze alabileceklerimi, göze aldıklarımı kendi gözlerimle görmek istedim. Ama yapamadım işte. Tam anlamıyla kötü olamadım. Olabilseydim belki değişecekti her şey.

Ama bu deneyimden güzel şeyler de öğrendim. Kalbimin çevresine duvarlar örmeyi, unutmayı öğrendim. Beklediğim biri gelmediğinde ağlamıyorum mesela artık. Çok zorlu bir süreçten geçtim ama tecrübe ettiğim çok şey oldu. Hayatta beni, benden başka düşünecek hiç kimse olmadığını öğrendim. Verilen sevgilerin her zaman karşıdaki kişiye fazla olduğunu, her zaman gerektiğinden az sevmek gerektiğini, yoksa sonuçta üzülenin yine ben olacağını tecrübe ettim. Ve en önemlisi de insanlardan fazla şey beklememek gerektiğini öğrendim ve bunu kabul ettim.

İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç.
Peki yalnız hissettiğim?

Şimdi ne iyiyim ne de kötü.
Kendimleyim.
Ben'im. *


12 Haziran 2012 Salı

I forgive you.

Dün olanların üstüne bir de oturup Remember Me izleyince, her şey daha da boka sarıyor.
Şimdi ağlama sırası sizde..


11 Haziran 2012 Pazartesi

Taijin Kyofusho.

Ben yine vazgeçemedim. Vazgeçemiyorum ben. Almışlar "vazgeçme"yi genlerimden. Yine oturup oturup ağlıyorum. Sorularım artık hep aynı tonda. Gökyüzü de simsiyah. Ne yıldız var, ne de ay çıkmış. Gelip geçen uçakların kırmızı ışıklarını görmekten bunaldım artık. Bok gibi geçen bir buluşmadan geldim. Odanın kapısını açtığım anda yerler ıslandı. Bıraksalar ölene kadar ağlayabilirim. Damlayabilirim..

Sevgimi parça parça edip, ona buna dağıtıyorum. Bir arkadaşım dağıtılan sevgi daha az zarar verir demişti. Ama "az" derken neyi kastetmişti bilmiyorum. Ben hala aynı düzeyde acı çekiyorum. Dağıttıkça ağlayacak, üzülecek daha çok şeyim oluyor sanki. Daha çok anı birikiyor. Daha çok görüyorum, görmeye katlanamadığım yerleri.

Arabayla beni bıraktığında üst geçiti geçene kadar, yurda gidene kadar beni bekleyen biri vardı. Keşke yine öyle birine denk gelebilsem istiyorum. Her istenilen de olmuyor işte.




Ps. Bu arada günümü darmadağın eden şarkıyı blogunda paylaştığı için Aqua'ya da teşekkürlerimi sunuyorum. :) Öldürdü beni resmen. Ama iyi de oldu kendime geldim..

9 Haziran 2012 Cumartesi

Tebessümlü post.

Ben her şeyden vazgeçtim. Ama işe bakın ki mutluyum.


7 Haziran 2012 Perşembe

I'll never sleep alone.


2 senedir feysten takip ettiğim İstanbullu bir çocuk vardı. Afet-i devran. Benim için Ville Valo'yu feysten takip etmek gibi bir durumdu. Uzun bir süre önce arkadaşlarımı temizlerken onu da silmiştim. Dün gece aklıma geldi ekledim tekrar. Hemen kabul etti. Mesaj attı. Bir fotoğrafımın linkini koyup "yenir bu ama :)" demiş. Oradan konuşma gelişti gelişti ve bu cumartesi buluşuyoruz. Bir şeyler yapacağız, muhtemelen işin sonu onun evinde bitecek. 

Artık aşkla arama bir duvar çektim. Hatta ramstein desek daha doğru olur, öyle büyük, öyle kesin bir duvar. İyi kız olmaktan yoruldum artık. Madem öyle bundan sonra kötü kız olurum. Bir de böyle denerim. Kaybedecek bir şeyim kalmadı çünkü. Benim açımdan kötü de olmayacak aslında. Anımı yaşayacağım. Kimsenin peşinde koşmayacağım. Kimseyi sevmeyeceğim bundan böyle. Hele ki bana verdiğinden fazla değer asla vermeyeceğim.. 

Artık başkalarını tatmin etmek yerine kendimi tatmin edeceğim. 

3 Haziran 2012 Pazar

Yoruldum.

Yeter ama bee.
Ben sıkıldım, o sıkılmadı.
Saatlerdir tebessüm bile edemiyorum. Bütün kıyafetleri döktüm yere. Telefon bir tarafta. Oda arkadaşım yaklaşık üç saattir sevgilisiyle kavga ediyor. Ellerim kollarım ağrıyor artık.
Dayanamıyorum.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Saat kaç oldu?

Saat sekiz.
Tek bir mesaj bekledim. Gelmedi. Gelmeyecek de zaten. Ne zaman tek bir şey isteseniz olmaz. Pazartesi günü ne giyeceğimi bir hazırlamıştım oysa. Böyle durumlarda insan neden hep sabırsız olmak zorunda. Pazartesiye kadar kim bekleyecek? Geçirilmiş boş iki gün ve geçirilecek boş bir gün.


Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
karanlığına boş bir dolabın
omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına.


Yıllar kaç oldu?
Yıllar dört olmalı. Koskoca dört sene. Ama demek ki koskoca değilmiş. Dostların birbiri ardına gitmesi çok garip. Hayatta hiçbir şeyi garipsememek lazım. "Masa"ya masa denmiş olması da çok garip oysa. Dostlarını kaybettikçe kalbindeki sıcaklık da yavaş yavaş eksiliyor sanki. İnsan korkak olmaya başlıyor. Sinsi bir şüphe dolduruyor içini gelecek olan yeni dostlara karşı. Elindekileri de kaybetme korkusu patlak veriyor sonra. Sonrasında da her şey unutuluyor sanırım.

Karşılıksız sevgi kaç oldu peki?
İki ya da üç belki de. Bir kesinlik veremiyorum sayılara. Sayılarla aram iyi olmamıştır. Ama bu seferkinin de son olmayacağını içten içten biliyorum bence. Sencesini veyahut sizcesini bilmiyorum. Hele ki oncasını hiç bilemiyorum. Her zamanki gibi "bilinmezlik" tüm hücrelerimde. Sadece biraz fazla acıtıyor bu kez.

1 Haziran 2012 Cuma

Zaman zaman.

Az önce paylaştığım yazıyı dün gece yazmıştım. Her şey yoluna girmişti aslında. Çetrefilli bir durumdan sağ sağlim çıkmayı başarmıştım. Gerisini zamana bırakıyorum. Yine de bu beni arkadaşı olarak gördüğü gerçeğini değiştirmiyor. Zamanında "Solitude" u tekrar ve tekrar dinlerdim. Oysa o şarkıyı dinlemenin asıl zamanı şimdiymiş. Şimdi bütün sözler bir bir oturuyor yerlerine. Eksiksiz..


I was enchanted to meet you.

Şu an mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım!
Ergen ergen Taylor Swift dinleyip, eşlik ediyorum. Hatta birazdan şarkıları telefona atıp, duşta söylemeyi planlıyorum.


27 Mayıs 2012 Pazar

Çığlık çığlığa.


Onu sevdiğimi anladığım günden beri yaşayacak mıyım, unutacak mıyım bir karar vermeye çalışıyorum.
İki gündür görüşmüyoruz diye uyku uyuyamıyorum. Hani olur ya, sabah gözlerini açar açmaz bir iki damla yaş dökülür gözlerinden. Benimkisi bir iki damlayı geçeli çok oldu..

Gözlerimi duvarlardan alamamın tek sebebi var. Sanki tüm duvarlara onu çizmişim. Şurada gözleri, burada elleri, orada..

Yaşadığım günü hatırlamıyorum. Onunla son geçirdiğimiz gün tekrar ve tekrar dönüyor sanki. Yavaşça beynimden geçip kalbime gidiyor, gözlerim film izliyormuş gibi duvarlarda. Göz kepenklerimin içinde hapsolmuş gibi sanki her hali. Gülüşü, düşünüşü, sinirlenişi, üzülüşü..

Kaçmalı mıyım, kalmalı mı?

Birsen Tezer - Çığlık çığlığa. 


Ps. Bilmem hatırlar mısınız? Bir önceki blogda bir bateristten bahsediyordum, sevgilisi vardı. Yine aynı kişiden bahsediyorum ama bu kez sevgilisi yok. 

25 Mayıs 2012 Cuma

Benim şarkımmış.


Yatıp uyumak istiyorum aslında. Aslında yanımda istiyorum. Belki de her günüm böyle geçsin istiyorum. O başkasını sevse de yine ben onu seveyim istiyorum. Arabada Birsen Tezer açıp, "Çal kapımı" Marmaris'i hatırlatıyor, fırçalar da sensin, bu senin şarkın olsun, dediği andan itibaren huzur doluyum. Başkasından hoşlandığı gerçeğini ikinci plana alabiliyorum. O kadar büyümüşüm demek ki. Mutlu olsun, arkadaşım olsun.. 
Ağlıyorum bazı bazı ama güzel.

20 Mayıs 2012 Pazar

Evet, 19 yaşındayım ve..

hala Sailor Moon izliyorum. Hatta az önce 88'inci bölümde ağladım. Introdaki şarkıyı ezbere biliyorum. Mamo'ya da aşığım. Siyah bir kedi alıp adını Luna koyacağım. 

 

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Whenever, wherever.


Shakira, benim için çocukluk demek. Begüm demek. Bebeklik arkadaşı demek. Tesadüfen açılan bir "Whenever, wherever" öyle çok şey hissettiriyor ki. Komik. Canımı çok acıttığı için senelerdir doğru düzgün konuşmadığın birini bir an için hatırlamak gibi bir his. Hatta tam anlamıyla öyle bir şey. Sanırım mutlu da ediyor. En azından bu kez duyduğumda Begüm'ü aradım. Dakikalarca gülebilmeyi, ağlamayı, arabalara işediğimiz, Komiser Şekspir izleyip sümüklerimizi saça saça ağladığımız, açık hava sinemasında Moulin Rouge izlerken dizimde uyuduğu, iki genç kız oynadığımız, bangır bangır günün 12 saati müzik açıp oynadığımız ve annesinin de bize eşlik ettiği, Shakira kemerleriyle sokaklarda dolaştığımız günleri konuşmayı özlemişim. DELİ GİBİ ÖZLEMİŞİM HEM DE.

Şu an Marmaris'e koşmak istemiyor değilim.

Liseye kadar her şey iyiydi. Bir ters bir düz gidiyorduk. Küssek de hemen barışabiliyorduk. Lise her şeyin içine etti. Sikti attı. Açıkçası benim bir çocuğa aşık olmam her şeyin sebebi. Sonra o çocuktan Begüm'ün de hoşlanması falan filiman. Olayların nasıl geliştiği tahmin edilebilir düzeyde. Küçük çaplı bir One Tree Hill çektik. Ama o zamanlar çok koymuştu abi bana. O sıralarda tam bir Peyton orospusuna dönmüştü zaten. Bense onu düzeltmeye çalışıyordum. Sonra tam düzelttim dedim, meğerse hepten içine etmişim işlerin.

Olay aynı çocuğu sevmemiz de değil üstelik. Olay, o çocuğu sevdiğini inkar edip durması ve bana uzun bir süre yalan söylemiş olmasıydı. Ben de sildim attım. 3 seneye yakın hiç eskisi gibi ol(a)madık.

Bugün bunun değişmesi gerekiyormuş demek ki. Ve şu an resmen ağlamak istiyorum. Çünkü temelli babasının yanına İsveç'e gidecek. Kim bilir bir daha ne zaman göreceğim. Ne zaman sarılacağım. Ne zaman birlikte uyuyacağız. Telefonda 15 dakika konuşmak bile yetmedi bana. Başka bir şey hakkında yazı yazacaktım ama damn it Shakira!

İnsanları ne kadar da kolay siliyoruz.
Ne kadar kolay pişman oluyoruz.
Ne kadar çok özlüyoruz.
Üzülüyoruz..

18 Mayıs 2012 Cuma

Yağmur etkisi.

Mp3'ü tepeleme John Mayer'la doldurdum. 
Kitabım ayak ucumda.
Günlüğüm bacaklarımın altında.
Kalem az sonra yatağa teşrif edecek.
Bu gece kafaları çekeceğim, evet.

Yağmur deli cesareti verdi, tebessüm edebiliyorum. Aldığım gazla yarın atölyeyi arayacağım.
AĞLAMAYACAĞIM ve o kapıdan içeri girip, karakalemlerimin izlerini bütün döşemelere bırakacağım. 

"And once you lose yourself,
you have two choices;
find the person you used to be..
or lose that person completely." demiş Brooke Davis.

Biz ki B Davis'i çok severiz. Tavsiyelerine de uyarız. 

Ağlamasız.

Kelimeleri kullanmayı unutmak. Kendini unutmak. Renkleri unutmak. Yeterince açık oldu mu? Yeterince anlatabildim mi içinde bulunduğum konumu? Yeterince üzebildim mi sizi de kendim gibi? Yeterli çabayı gösterebilmiş miyim? Taş atıp, kolum mu yorulmuş? Yoksa kolum hep yorgun olduğundan taşı bile atamamış mıyım?  Geri, hep geri dönüp duruyorum. Hep eskiye sarıyorum. Beynimin kıvrımlarına yapışmış her şeyi hatırlamaya çalışmaya o kadar alışmışım ki. Daha farklısını yapamıyorum. Hala müzik dinliyorum. Müzik bir başka. Mırıldanmalar filan. Mırıl mırıl mırıl. İstanbul'a sıkışıp kalmış bir böcek gibiyim. Marmaris'e de kanatlanıp uçamıyorum. Öyle ortada bir yerlerdeyim işte. Burada hiçbir şey eskisi gibi değil. Sizin orada nasıl?

Artık kendimden başka kimseyi çekemiyormuş gibi hissediyorum. Belki kendimi bile çekemiyorum. Yurt odasındaki ranzanın ikinci katında süren bir yaşantım var. Bir de sonu Silivri'de bitecek olan Gazetecilik eğitimim. Kapısından girdiğim an ağlamak istediğim bir resim atölyesi de var. Gelin görün ki "ağlamak" istemediğimden hala gitmedim.

Ne güzel hayatım var.
Şiirsiz,
resimsiz,
yazısız,
okumasız,
söylemesiz,
kimsiz,
kimsesiz.