Heart It

27 Mayıs 2012 Pazar

Çığlık çığlığa.


Onu sevdiğimi anladığım günden beri yaşayacak mıyım, unutacak mıyım bir karar vermeye çalışıyorum.
İki gündür görüşmüyoruz diye uyku uyuyamıyorum. Hani olur ya, sabah gözlerini açar açmaz bir iki damla yaş dökülür gözlerinden. Benimkisi bir iki damlayı geçeli çok oldu..

Gözlerimi duvarlardan alamamın tek sebebi var. Sanki tüm duvarlara onu çizmişim. Şurada gözleri, burada elleri, orada..

Yaşadığım günü hatırlamıyorum. Onunla son geçirdiğimiz gün tekrar ve tekrar dönüyor sanki. Yavaşça beynimden geçip kalbime gidiyor, gözlerim film izliyormuş gibi duvarlarda. Göz kepenklerimin içinde hapsolmuş gibi sanki her hali. Gülüşü, düşünüşü, sinirlenişi, üzülüşü..

Kaçmalı mıyım, kalmalı mı?

Birsen Tezer - Çığlık çığlığa. 


Ps. Bilmem hatırlar mısınız? Bir önceki blogda bir bateristten bahsediyordum, sevgilisi vardı. Yine aynı kişiden bahsediyorum ama bu kez sevgilisi yok. 

25 Mayıs 2012 Cuma

Benim şarkımmış.


Yatıp uyumak istiyorum aslında. Aslında yanımda istiyorum. Belki de her günüm böyle geçsin istiyorum. O başkasını sevse de yine ben onu seveyim istiyorum. Arabada Birsen Tezer açıp, "Çal kapımı" Marmaris'i hatırlatıyor, fırçalar da sensin, bu senin şarkın olsun, dediği andan itibaren huzur doluyum. Başkasından hoşlandığı gerçeğini ikinci plana alabiliyorum. O kadar büyümüşüm demek ki. Mutlu olsun, arkadaşım olsun.. 
Ağlıyorum bazı bazı ama güzel.

20 Mayıs 2012 Pazar

Evet, 19 yaşındayım ve..

hala Sailor Moon izliyorum. Hatta az önce 88'inci bölümde ağladım. Introdaki şarkıyı ezbere biliyorum. Mamo'ya da aşığım. Siyah bir kedi alıp adını Luna koyacağım. 

 

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Whenever, wherever.


Shakira, benim için çocukluk demek. Begüm demek. Bebeklik arkadaşı demek. Tesadüfen açılan bir "Whenever, wherever" öyle çok şey hissettiriyor ki. Komik. Canımı çok acıttığı için senelerdir doğru düzgün konuşmadığın birini bir an için hatırlamak gibi bir his. Hatta tam anlamıyla öyle bir şey. Sanırım mutlu da ediyor. En azından bu kez duyduğumda Begüm'ü aradım. Dakikalarca gülebilmeyi, ağlamayı, arabalara işediğimiz, Komiser Şekspir izleyip sümüklerimizi saça saça ağladığımız, açık hava sinemasında Moulin Rouge izlerken dizimde uyuduğu, iki genç kız oynadığımız, bangır bangır günün 12 saati müzik açıp oynadığımız ve annesinin de bize eşlik ettiği, Shakira kemerleriyle sokaklarda dolaştığımız günleri konuşmayı özlemişim. DELİ GİBİ ÖZLEMİŞİM HEM DE.

Şu an Marmaris'e koşmak istemiyor değilim.

Liseye kadar her şey iyiydi. Bir ters bir düz gidiyorduk. Küssek de hemen barışabiliyorduk. Lise her şeyin içine etti. Sikti attı. Açıkçası benim bir çocuğa aşık olmam her şeyin sebebi. Sonra o çocuktan Begüm'ün de hoşlanması falan filiman. Olayların nasıl geliştiği tahmin edilebilir düzeyde. Küçük çaplı bir One Tree Hill çektik. Ama o zamanlar çok koymuştu abi bana. O sıralarda tam bir Peyton orospusuna dönmüştü zaten. Bense onu düzeltmeye çalışıyordum. Sonra tam düzelttim dedim, meğerse hepten içine etmişim işlerin.

Olay aynı çocuğu sevmemiz de değil üstelik. Olay, o çocuğu sevdiğini inkar edip durması ve bana uzun bir süre yalan söylemiş olmasıydı. Ben de sildim attım. 3 seneye yakın hiç eskisi gibi ol(a)madık.

Bugün bunun değişmesi gerekiyormuş demek ki. Ve şu an resmen ağlamak istiyorum. Çünkü temelli babasının yanına İsveç'e gidecek. Kim bilir bir daha ne zaman göreceğim. Ne zaman sarılacağım. Ne zaman birlikte uyuyacağız. Telefonda 15 dakika konuşmak bile yetmedi bana. Başka bir şey hakkında yazı yazacaktım ama damn it Shakira!

İnsanları ne kadar da kolay siliyoruz.
Ne kadar kolay pişman oluyoruz.
Ne kadar çok özlüyoruz.
Üzülüyoruz..

18 Mayıs 2012 Cuma

Yağmur etkisi.

Mp3'ü tepeleme John Mayer'la doldurdum. 
Kitabım ayak ucumda.
Günlüğüm bacaklarımın altında.
Kalem az sonra yatağa teşrif edecek.
Bu gece kafaları çekeceğim, evet.

Yağmur deli cesareti verdi, tebessüm edebiliyorum. Aldığım gazla yarın atölyeyi arayacağım.
AĞLAMAYACAĞIM ve o kapıdan içeri girip, karakalemlerimin izlerini bütün döşemelere bırakacağım. 

"And once you lose yourself,
you have two choices;
find the person you used to be..
or lose that person completely." demiş Brooke Davis.

Biz ki B Davis'i çok severiz. Tavsiyelerine de uyarız. 

Ağlamasız.

Kelimeleri kullanmayı unutmak. Kendini unutmak. Renkleri unutmak. Yeterince açık oldu mu? Yeterince anlatabildim mi içinde bulunduğum konumu? Yeterince üzebildim mi sizi de kendim gibi? Yeterli çabayı gösterebilmiş miyim? Taş atıp, kolum mu yorulmuş? Yoksa kolum hep yorgun olduğundan taşı bile atamamış mıyım?  Geri, hep geri dönüp duruyorum. Hep eskiye sarıyorum. Beynimin kıvrımlarına yapışmış her şeyi hatırlamaya çalışmaya o kadar alışmışım ki. Daha farklısını yapamıyorum. Hala müzik dinliyorum. Müzik bir başka. Mırıldanmalar filan. Mırıl mırıl mırıl. İstanbul'a sıkışıp kalmış bir böcek gibiyim. Marmaris'e de kanatlanıp uçamıyorum. Öyle ortada bir yerlerdeyim işte. Burada hiçbir şey eskisi gibi değil. Sizin orada nasıl?

Artık kendimden başka kimseyi çekemiyormuş gibi hissediyorum. Belki kendimi bile çekemiyorum. Yurt odasındaki ranzanın ikinci katında süren bir yaşantım var. Bir de sonu Silivri'de bitecek olan Gazetecilik eğitimim. Kapısından girdiğim an ağlamak istediğim bir resim atölyesi de var. Gelin görün ki "ağlamak" istemediğimden hala gitmedim.

Ne güzel hayatım var.
Şiirsiz,
resimsiz,
yazısız,
okumasız,
söylemesiz,
kimsiz,
kimsesiz.