Heart It

30 Haziran 2012 Cumartesi

There is only Marmaris. And it's my home.


Burası hiçbir yere benzemiyor. Burada kitaplarım böyle. Bacaklarım, perdelerim, elbiselerim böyle. Burası sıcacık, sol tarafımdan gibi, ben gibi, Buse gibi, EV gibi. Asla Marmaris'te Brida olmadım ben, burada Buse'ydim. Sevmeyi bilirdim. Dostluğu bilirdim. Aile.. Ailenin ne anlama geldiğini bilirdim.
Ve şimdi "sonunda" yine buradayım. Hala valizlerimi açmamış olsam da, hala babamla tartışıyor olsak da, üç gün sonra İstanbul'a geri dönecek olsam da, kendimi ölesiye buraya ait hissediyorum. Dönüp dolaşıp geleceğim yer, sığınacağım kürkçü dükkanı burası işte.


İstanbul'da denize gitmememin tek sebebi vardı, o da bu fotoğrafta apaçık ortada. İstanbul, bir Marmaris değil. Olamaz da. Doğduğum denizin, gözümü açtığım gökyüzünün, yürüdüğüm zeminin tüm sıcaklığını taşıyorum. İstanbul'da dağıttığım hayatımı, burada tekrar toparlamaya çalışıyorum. Kim olduğumu, ne olduğumu, nereden geldiğimi ve en önemlisi nereye döneceğimi biliyorum çünkü.


Her şeyim burada. Babam, en yakın dostum, resimlerim, şiirlerim, kitaplarım, sesim..

Gerçek aşklarım..


Tam iki saat önce Bay A'yı gördüm. Upuzun bir aradan sonra. Eski blogumu niye açtığımı ve sonra neden kapattığımı hatırlattı bana. Bütün yüz hatlarını unutmamak için beynime kazıdım tam iki saat önce. Tam iki saat önce bana sarıldığı için uyumuyorum, tam iki saat önce elimi tuttuğu ve uzun süre bırakmadığı için ağlıyorum. "Seni düşünmek güzel şey"i, bütün hücrelerimle özlediğim o sesiyle söylediği için şarkıyı tekrar tekrar başa sarıyorum. Aslında şu an buraya yazıyor oluşumun sebebi de o. "Neden gördüm ki sanki, neden yanlarına gittim?! Neden elini tuttum?" diye kendi kendimi ne kadar azarlamış olsam da asıl Buse'yi bana hatırlattığı için ona teşekkür ediyorum bu gece. 4 yıl boyunca usanmadan seven, cesaret edip sevdiğini söyleyen, aşık olduğu adam için şiirleriyle bir defter bitiren Buse'yi hatırlattığı için. Ve hala onu seviyor olduğumu anlamamı sağladığı için.

Sadece biraz üzüldüm, hepsi bu. 

24 Haziran 2012 Pazar

Nights..


Dün gece oda arkadaşıma gittiğim bir mangal partisini anlatırken durdu ve şöyle dedi: "Senin bu ortamını seviyorum. Her yere girip çıkıyorsun, bir sürü kişiyle tanışıyorsun." Doğruydu. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Hep birileri vardı. Birbirlerine zıt bilyon tane insanla iletişimim vardı. Her birinde farklı bir tarafımı ortaya çıkarıyordum. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Peki, yalnız hissettiğim? 

Buraya geldiğimden beri olan, özgeçmişimdeki eski sevgilileri saydırıyordu diğer oda arkadaşım. Bir, iki derken toplam 8 kişi saydım. "Ne güzel kızım üniversiteyi asıl sen yaşıyorsun." dedi. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç. Bir gün onunla, bir günün bununla takıldım.  Şıpsevdi gibi. Her gün bir başkası için ağlıyordum, her gün bir başkasını sevdiğimi söylüyordum. Hayır ama bu seferki başka, onu en başından beri seviyordum ben, diyordum. Sevgimi alabildiğine dağıtıyordum insanlara. Erkeklere. Adamlara. İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç, peki yalnız hissettiğim?

Ben hep iyi biri oldum. Bunu kendim söylemiyorum, başkaları söylüyor. Ama ben de bunu biliyorum. Ben iyi biriydim. Senelerimi buna harcamıştım. Karşılığını alamadığım bir şeydi. İstanbul'a geldiğimde de sıfırdan başlama şansım vardı. Yeni baştan, sil baştan her şeye başlayabilecektim. Ve ben de öyle yaptım. Kötü olarak. Şansımı denedim, atışımı yaptım, kötü bir kız olmak için zorladım kendimi. Günümü gün ettim, gece yurda giriş yapmadım, one night standlerim bol oldu. Çok sigara içtim, çok içki içtim. Ertesi gün hapı kullandığım, acaba hamile miyim diye ortada dolaştığım günler oldu, hatta benimle zorla ilişkiye girmeye çalışan bir adam bile oldu. Ertesi gün evinden dudağımda ve kollarımda morluklarla çıktığım bir orospu çocuğu.

Denedim ben. Göze alabileceklerimi, göze aldıklarımı kendi gözlerimle görmek istedim. Ama yapamadım işte. Tam anlamıyla kötü olamadım. Olabilseydim belki değişecekti her şey.

Ama bu deneyimden güzel şeyler de öğrendim. Kalbimin çevresine duvarlar örmeyi, unutmayı öğrendim. Beklediğim biri gelmediğinde ağlamıyorum mesela artık. Çok zorlu bir süreçten geçtim ama tecrübe ettiğim çok şey oldu. Hayatta beni, benden başka düşünecek hiç kimse olmadığını öğrendim. Verilen sevgilerin her zaman karşıdaki kişiye fazla olduğunu, her zaman gerektiğinden az sevmek gerektiğini, yoksa sonuçta üzülenin yine ben olacağını tecrübe ettim. Ve en önemlisi de insanlardan fazla şey beklememek gerektiğini öğrendim ve bunu kabul ettim.

İstanbul'da yalnız kaldığım olmadı hiç.
Peki yalnız hissettiğim?

Şimdi ne iyiyim ne de kötü.
Kendimleyim.
Ben'im. *


12 Haziran 2012 Salı

I forgive you.

Dün olanların üstüne bir de oturup Remember Me izleyince, her şey daha da boka sarıyor.
Şimdi ağlama sırası sizde..


11 Haziran 2012 Pazartesi

Taijin Kyofusho.

Ben yine vazgeçemedim. Vazgeçemiyorum ben. Almışlar "vazgeçme"yi genlerimden. Yine oturup oturup ağlıyorum. Sorularım artık hep aynı tonda. Gökyüzü de simsiyah. Ne yıldız var, ne de ay çıkmış. Gelip geçen uçakların kırmızı ışıklarını görmekten bunaldım artık. Bok gibi geçen bir buluşmadan geldim. Odanın kapısını açtığım anda yerler ıslandı. Bıraksalar ölene kadar ağlayabilirim. Damlayabilirim..

Sevgimi parça parça edip, ona buna dağıtıyorum. Bir arkadaşım dağıtılan sevgi daha az zarar verir demişti. Ama "az" derken neyi kastetmişti bilmiyorum. Ben hala aynı düzeyde acı çekiyorum. Dağıttıkça ağlayacak, üzülecek daha çok şeyim oluyor sanki. Daha çok anı birikiyor. Daha çok görüyorum, görmeye katlanamadığım yerleri.

Arabayla beni bıraktığında üst geçiti geçene kadar, yurda gidene kadar beni bekleyen biri vardı. Keşke yine öyle birine denk gelebilsem istiyorum. Her istenilen de olmuyor işte.




Ps. Bu arada günümü darmadağın eden şarkıyı blogunda paylaştığı için Aqua'ya da teşekkürlerimi sunuyorum. :) Öldürdü beni resmen. Ama iyi de oldu kendime geldim..

9 Haziran 2012 Cumartesi

Tebessümlü post.

Ben her şeyden vazgeçtim. Ama işe bakın ki mutluyum.


7 Haziran 2012 Perşembe

I'll never sleep alone.


2 senedir feysten takip ettiğim İstanbullu bir çocuk vardı. Afet-i devran. Benim için Ville Valo'yu feysten takip etmek gibi bir durumdu. Uzun bir süre önce arkadaşlarımı temizlerken onu da silmiştim. Dün gece aklıma geldi ekledim tekrar. Hemen kabul etti. Mesaj attı. Bir fotoğrafımın linkini koyup "yenir bu ama :)" demiş. Oradan konuşma gelişti gelişti ve bu cumartesi buluşuyoruz. Bir şeyler yapacağız, muhtemelen işin sonu onun evinde bitecek. 

Artık aşkla arama bir duvar çektim. Hatta ramstein desek daha doğru olur, öyle büyük, öyle kesin bir duvar. İyi kız olmaktan yoruldum artık. Madem öyle bundan sonra kötü kız olurum. Bir de böyle denerim. Kaybedecek bir şeyim kalmadı çünkü. Benim açımdan kötü de olmayacak aslında. Anımı yaşayacağım. Kimsenin peşinde koşmayacağım. Kimseyi sevmeyeceğim bundan böyle. Hele ki bana verdiğinden fazla değer asla vermeyeceğim.. 

Artık başkalarını tatmin etmek yerine kendimi tatmin edeceğim. 

3 Haziran 2012 Pazar

Yoruldum.

Yeter ama bee.
Ben sıkıldım, o sıkılmadı.
Saatlerdir tebessüm bile edemiyorum. Bütün kıyafetleri döktüm yere. Telefon bir tarafta. Oda arkadaşım yaklaşık üç saattir sevgilisiyle kavga ediyor. Ellerim kollarım ağrıyor artık.
Dayanamıyorum.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Saat kaç oldu?

Saat sekiz.
Tek bir mesaj bekledim. Gelmedi. Gelmeyecek de zaten. Ne zaman tek bir şey isteseniz olmaz. Pazartesi günü ne giyeceğimi bir hazırlamıştım oysa. Böyle durumlarda insan neden hep sabırsız olmak zorunda. Pazartesiye kadar kim bekleyecek? Geçirilmiş boş iki gün ve geçirilecek boş bir gün.


Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
karanlığına boş bir dolabın
omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına.


Yıllar kaç oldu?
Yıllar dört olmalı. Koskoca dört sene. Ama demek ki koskoca değilmiş. Dostların birbiri ardına gitmesi çok garip. Hayatta hiçbir şeyi garipsememek lazım. "Masa"ya masa denmiş olması da çok garip oysa. Dostlarını kaybettikçe kalbindeki sıcaklık da yavaş yavaş eksiliyor sanki. İnsan korkak olmaya başlıyor. Sinsi bir şüphe dolduruyor içini gelecek olan yeni dostlara karşı. Elindekileri de kaybetme korkusu patlak veriyor sonra. Sonrasında da her şey unutuluyor sanırım.

Karşılıksız sevgi kaç oldu peki?
İki ya da üç belki de. Bir kesinlik veremiyorum sayılara. Sayılarla aram iyi olmamıştır. Ama bu seferkinin de son olmayacağını içten içten biliyorum bence. Sencesini veyahut sizcesini bilmiyorum. Hele ki oncasını hiç bilemiyorum. Her zamanki gibi "bilinmezlik" tüm hücrelerimde. Sadece biraz fazla acıtıyor bu kez.

1 Haziran 2012 Cuma

Zaman zaman.

Az önce paylaştığım yazıyı dün gece yazmıştım. Her şey yoluna girmişti aslında. Çetrefilli bir durumdan sağ sağlim çıkmayı başarmıştım. Gerisini zamana bırakıyorum. Yine de bu beni arkadaşı olarak gördüğü gerçeğini değiştirmiyor. Zamanında "Solitude" u tekrar ve tekrar dinlerdim. Oysa o şarkıyı dinlemenin asıl zamanı şimdiymiş. Şimdi bütün sözler bir bir oturuyor yerlerine. Eksiksiz..


I was enchanted to meet you.

Şu an mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım!
Ergen ergen Taylor Swift dinleyip, eşlik ediyorum. Hatta birazdan şarkıları telefona atıp, duşta söylemeyi planlıyorum.