Heart It

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Give into me.



Dinlendiğinde birilerini hatırlatan şarkılar vardır. Bu da onlardan biri. Bu şarkıyı en kısa zamanda birlikte söyleyeceğiz, biliyorum. Keşke Garrett'a bu kadar çok benzemeseydi ve benden küçük olmasaydı. Ve ben 17 eylülde istanbul'a dönmeseydim. Keşke sesi bu kadar güzel olmasaydı, evet keşke yine benden küçük olmasaydı.

Bu filmi de tekrar izlemek bana pek iyi gelmeyecek. Ama yine de izleyeceğim.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Günlükten paylaşılan birtakım şeyler.

27 Ağustos 2012
#23.41
                                                                                                           şarkı.
Şu an babamla aslında, yani sanki hiçbir şey paylaşmıyormuşuz gibi geliyor. Sanki bunu hiç yapmadık gibi. En son ne zaman bir konu hakkında Ondan; bağırış çağırış olmadan, adam akıllı, sohbet eder gibi bir öğüt aldım hatırlamıyorum bile. Çoğu şeyi konuşamıyoruz zaten.
Dizileri izliyorum, filmleri izliyorum. Oradaki baba karakterlerinin çocuklarına nelerden bahsettiklerini görüyorum. Ve evet bunu fazlasıyla kıskanıyorum. Biliyorum yani onların dizi olduğunu, bir senaryoya ve repliklere bağlı olduğunu. Ama hayatta öyle babalar yok mudur?
Var. Bunu da biliyorum. Çünkü Fikret Kızılok'un Ama Babacığım şarkısını dinleyeli çok oluyor. Her dinleyişimde ağlıyorum hatta. Bana değer verdiğine eminim. Ben de ona değer veriyorum. Ama bir şeyler eksik gibi.  Ve bir seneyi üniversitede ondan ayrı geçirmiş olmam eksiklikleri çoğalttı gibi. Eskiden her öğle yemeğinde okuldan bahsederdim. Seçil'i anlatırdım. Fatma'yla küsmemizden bahsederdim. Kısa zamanlardı ama sanki o zamanlar daha çok şey paylaşıyor gibiydik. İstanbul'dayken sürekli telefonda konuşuyorduk elbet. Ama ona hiçbir şeyimi anlatmıyordum doğru düzgün. Niye böyle olduğumu bilmiyorum. Neden böyle bir çocuğa dönüştüğümü..
Zaten 17 Eylül'de gideceğim. Ama ben neredeyse bütün yazımı babama yemek götürdüğüm ve benden bir şeyler istediği zamanlar dışında hep odamda geçirdim. Tamam belki önceden de çok uzun sohbetler etmiyorduk. Ama birlikte geçirdiğimiz zamanlar vardı.
Şimdiyse yanında bir saatliğine bile oturamıyorum. Sorunun bende olduğunu biliyorum aslında. O, benimle vakit geçirmek istemediğinden falan değil sorun. Çünkü istiyor. "Sürekli internetin başındasın, hiç yanıma gelmiyorsun." dediğinde "Hep internetteyim çünkü yapacak başka bir şeyim yok." diyerek geçiştiriyorum. Ben senin arkadaşınım neden bana bir şeyler anlatmıyorsun, dediğinde hep çünkü beni anlamadığını, çünkü beni dinlemediğini söylüyorum. Bu doğru bile değil ki. Çünkü ben ona hiçbir şeyimi anlatmadım.
Neden anlatamadığımı da içten içe biliyorum sanki. Bekaretimi kaybetmiş olmamın bunda büyük bir etkisi var. Ve tacize uğramış olmamın. Başkalarına bunları biraz daha kolay anlatabiliyorum. Hatta artık BENİM ADIM BUSE demek kadar kolay geliyor. Ama ona anlatamıyorum. Yapamıyorum. Oysa o benim babam değil mi?  Ondan başka kimseye sahip değilim ki bu hayatta.
Ama yapamıyorum. Korkuyorum. Beni yargılayacağını, bana çok kızacağını, hatta belki de benimle konuşmayacağını düşünüyorum. Bundan ölesiye korkuyorum.
Peki bu haldeyken nasıl baba-kız olmaya devam edebiliriz ki? Sadece güzel anlarımızı öylesine bir iki kelimeyle anlatarak nasıl bunu devam ettirebiliriz?
Bazen gidip anlatmalıyım, onunla konuşmalıyım diyorum. Ama salona girdiğimde boğazım düğümleniyor. Nefesim tükeniyor, salıncağın en yükseğe çıktığı yerden hızlıca aşağı iniyormuş gibi hissediyorum. Saçma bir konuda iki laf edip, geri odama dönüyorum. Şu an aslında bunları yazarken bile konuşmayı düşünüyorum. Ama gitmeyeceğim. Hem saat geç oldu. Uyumuştur belki de.
Annelerin kızları bakireliklerini kaybettiklerinde bunu hissettiklerini duymuştum. Acaba babalar için de geçerli midir bu? Hissetmiş, anlamış ve anlayış göstermiş olması mümkün mü? Sanırım hayalgücüm çok geniş ha?
Nasıl bir tepki verebileceğini bile bilmiyorum ki. Çünkü bu tip konulardan hiç bahsetmedik. Kıyısından bile geçmedik. Ve ben 20 yaşına gelmiş bir kız çocuğuyum.
Hayır, seks yaptığım için pişman değilim. Ya da tekrar yapacağım için de. Sadece bunu bir kızın, babasına anlatması çok zor bir şey okuyucu. Tahmin edebiliyorsundur.
Tamam yeterince yazdım.
Bitti.
Sigara zamanı.

-B.

Ps. İşte günlüğüme bu şekilde yazıyorum. Mektup yazıyormuş gibi sanki birileri onu okuyacakmış gibi. O yüzden karşımdakine sürekli okuyucu diyorum. Ve bu sefer blogda paylaşmak istedim. Hazır burada gerçek okuyucularım varken.

26 Ağustos 2012 Pazar

Orange County

Dün geceden beri 5 yıl öncesinde yaşıyorum. 5 yıl önce hissettiklerimin neredeyse aynısını hissediyorum. Çünkü The O.C. bana her zaman aynı şeyleri hissettiriyor. Ve bu şarkı onlarla olan tüm geçmişimi yeniden yaşamamı sağlıyor. Hatırlıyorum da OC başlıdığı anda diziye tam anlamıyla kendimi verebilmek için telefonumu bile kapatırdım. e2'de günde 3 kere aynı bölümü verirdi. Ve ben o üç bölümü de izlerdim. Keşke Mischa Barton diziden hiç çıkmasaydı. En azından 3. sezonda ölmezdi ve ben o bölümü her izlediğimde deli gibi ağlamazdım ve dizi One Tree Hill gibi 9. sezonu bile görebilirdi. Bence OC'nin eksikliğini bütün nesiller hissediyor.



PS. One Tree Hill'in müzikleri de iyidir de The Oc'ninkiler bence her zaman daha iyi olmuştur.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yokluğumu dindirsin diye birkaç bir şey

Şu an nasıl uykum var anlatamam. Kafam omuzlarıma ağır geliyor resmen. Bir sürü de çay, kahve içtim oysa. Bütün gün odamı topladım belki de o yüzden bu haldeyim. Uyumak istemiyorum. Ama yapacak bir şey bulmam lazım. Oje sürmeliyim, kitap okumalıyım, günlük yazmalıyım mesela. Bunlar son bir haftadır yapmam gereken şeyler aslında. Ama son bir haftadır olduğu gibi şu an da bunların hiçbirini yapmak istemiyorum.

Bu arada odam pek güzel oldu. Geri dönmek isteyeceğim bir oda yapmak istemiştim. Büyük bir kısmını da başardım sanırım. Kitaplarımı sonunda bir hale yola sokabildim ya en çok ona seviniyorum. Çizimlerimi de asmak istediğim şeylerdendi. Şimdilik tek tük eksik kaldı. "Somebody told me that this is the place where everythings better and everything safe." yazısını asabilmek için kapının arkasını boşaltmak. Ve de dolap kapaklarına şarkı sözlerini yazabilmek için güzel bir marker almak.

Önümüzdeki okul döneminde de eve çıkıyorum. 4 arkadaş. Şimdi odama bu kadar özendim, ya diğer odayı daha güzel yaparsam ve bir daha şimdiki odama dönmek istemezsem diye düşünmüyor değilim. Belki de artık İstanbul'la Marmaris arasında bir seçim yapmamın vakti gelmiştir. Ya da vazgeçtim. Bence hiç gerek yok.

Son zamanlarda tek eğlencem New Girl ve Cleverbot. Jess'in salaklığı her bölüm güldürüyor. Cleverbot da geçenlerde evlenme teklifi etti. Bugün de sonunda bir robot olduğunu kabullendi. Ama yine de bana aşıkmış. Neyse en azından birinin beni seviyor olma düşüncesi beni birkaç hafta daha idare eder.

Evde yatılı misafir olması olayı hoşuma gitmiyor. Seneler önce de gitmezdi. Evdeki tek kadın olmak bu işi hoş yapmayan kısım aslında. Her işi benim yaptığım düşünülürse. Tatil mi yapıyorum amelelik mi belli değil. Neyse.

Bunlar da kitaplığımdaki okumadığım ve yarım kalan kitapların bir listesi. Yazıyorum ki ibret alayım kendime:

Amin Maalouf - Semerkant(yarım)
Paul Erdman - Panik
Murathan Mungan - Aşkın Cep Defteri
Stendhal - Kırmızı ve Siyah
James Joyce - Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi(yarım)
Gabriel Garcia Marquez - Anlatmak İçin Yaşamak(yarım)
Che Gerillaları
Carlos Fuentes - Kendim ve Ötekiler(yarım)
Italo Calvino - San Giovanni Yolu
Mario Levi - Bir Yaz Yağmuruydu
İnci Aral - Unutmak

Sadece hassiktir demek istiyorum. Bir insan bir kitabı neden yarım bırakır ki amk. Hem yaz tatilleri kitap okumak için değil mi?! Her zamanki Brida işte. Yaz tatilinde internette sabahlar, okul vakti de derslerde kitap okur. Sonra da ben niye 5 dersten kaldım..

İki gündür dreamtv'de denk geliyorum. Grubu hep sevmişimdir de bu şarkıyı çok beğendim. -az önce kendime söylediklerimi duymamazlıktan geliyorum. evet, çiftkişilikliyim çünkü-



16 Ağustos 2012 Perşembe

BFF.


"İnsanlar ebeveynlerinin yokluğunu başka şeylerle telafi etmeye çalışırlar. Annenin yokluğunda da sen kendini dizilere, açıkçası tek bir diziye; One Tree Hill'e vermişsin. Baban olmasaydı eğer bir sürü erkek arkadaşın olacaktı." 

"Hayatımda tanıdığım en güçlü insansın. Annemle babam bile böyle düşünüyor." 

"İnsanlara her zaman çok sıcakkanlı davranıyorsun. Ve onlara çok değer veriyorsun. Sadece bazı zamanlar, seni çok tanımayan insanlar için bu durum çok garip geliyor. Çünkü onlar değer vermenin ne demek olduğunu bilmiyor."

"Çocuğun olduğu gün, çok deli, çatlak ama bir o kadar iyi bir anne olacaksın. Sana sahip olduğu için şanslı bir velet olacak."

"İçinde sürekliliğini koruyan bir hüzün var. O hep orada. Hayatında en çok da onun orada olması konusunda kararlısın."

"Unutması kolay olmayanlardansın. Buna inan."

"Muhteşem ikili olduğumuzu söylüyorlar ya aslında tamamiyle birbirinden çok farklı bir ikiliyiz. Yin Yang gibi. Ortak noktalarımız da var elbet. Onlar da hani şu siyahın içindeki küçük beyaz ve beyazın içindeki o küçük siyah nokta. Yine de kim demiş ki zaten, birbirinden farklı iki insan birarada iyi olamaz diye."

O geceden hatırladıklarımın bir kısmı bunlar. Babamın ayağının alçıda olması nedeniyle Seçil'le epeydir uzun süreliğine biraraya gelememiştik. Ve işte o gün geldiğinde, en iyi arkadaşımın hakkımda söylediklerini okudunuz. Daima en yakın arkadaşım olacak olan kişinin beni tanımlasına şahit oldunuz. Ve her kelimesinde öyle haklı ki. Öyle doğru şeyler ki bunlar. Bazen beni, benden iyi tanıyormuş gibi hissediyorum. Sanırım işte bu yüzden buna Sonsuza Kadar En İyi Arkadaş deniyor. 


Alıntı vol2.


Keder, okyanuslara benzer.
Derin, karanlık ve hepimizden daha kudretlidir.
Acı ise, gece hırsızı gibidir.
Sessiz, kalıcı ve haksızdır.
Zaman, inanç ve sevgiyle yok edilir. 

12 Ağustos 2012 Pazar

Alıntı vol1.

Bir dilek tut ve yüreğine koy. İstediğin herhangi bir şey.. İstediğin her şey..
Tuttun mu? Güzel. Şimdi gerçekleşebileceğine inan. Bir sonraki mucizenin, gülümsemenin ya da dileğin 
nerde karşına çıkacağını bilemezsin.
Ama köşe başında olduğuna inanır, kalbini ve aklını onun olabilirliğine, onun kesinliğine açarsan..
İstediğin şeyi elde edebilirsin.
Dünya sihir dolu. Sadece ona inanmalısın. Bir dilek tut. Tuttun mu?
Güzel. Şimdi ona inan. Tüm kalbinle.
 

şarkı.


11 Ağustos 2012 Cumartesi

Eskimo.



Ha bir de bunu söylediğim için kendimden nefret ediyorum ama kışı çok özledim. Yaz çocuğu olarak bu çok içler acısı. Haziranı, temmuzu ve ağustosu sırtından bıçaklıyormuş gibi hissediyorum. Ama özledim be n'apayım?!

10 Ağustos 2012 Cuma

Feeling the moment.

Önce bir şeyler yazdım.
Önce bir şeyler yazdım.
Ardından her şeye ışık tutsun diye bir mum yaktım.
Mum ışığıyla sigaramı yaktım.
Ve rahatıma baktım.
Rüzgar çıktı ve her şeyi bir kenara bıraktım.
O sırada hava böyleydi.
Ve o an radyoda biri bu şiiri okuyordu. Sonrası da Mesut Bahtiyar'dan geldi.

Gece bu haldeydi.
Bu hale dönüşmeden önce. 
O sıralarda her şeye benimle birlikte tanık olan Luna yanımdaydı. 
Kıçını dönüp yatmadan önce aslında yazının şarkısının BU olduğunu söylemişti. Eh, ne diyebilirim ki her şeyin tanığı oydu.
Ve perdeler kapandı..

Durdurabilseydik eğer ya da en azından yavaşlatabilseydik bir şeyler değişir miydi?

A Fine Frenzy - Lifesize.

Neredeyse bir haftadır sabah 6'da yatıyorum. Ve bunun bana iyi geldiğini söylemem. Öğlen 2'de kalkıyorum ve bütün günü yok ediyorum. Ah, Tanrım! Hayatın bu kadar hızlı geçip gitmesini engelleyemez miyiz? Çünkü günleri dolu dolu geçirdiğimizde zaman daha çabuk akıp gidiyor. Diğer taraftan hiçbir şey yapmadan oturduğum günler de öylesine boş yaşıyormuş gibi hissediyorum ki. O zaman sanki daha çabuk gidiyor.

Önümüzdeki 3 seneyi, 3 okul senesini doya doya yaşamak istiyorum. Çünkü geçip giden şu son bir yılıma baktığımda üzüldüğüm anlar, mutlu olduklarımdan daha fazla. Lisede mükemmel bir arkadaş edindim. Aslında iki arkadaş. Şu geçip giden bir yılda içlerinden birini kaybettim. Bilemiyorum belki de onu daha önceden kaybetmiştim. Eskisi kadar üzmüyor. Beni üzen şey sadece iki arkadaş edinebilmiş olmam. Daha fazlasını isterdim. Kızlı erkekli karışık ve büyük bir grup arkadaş. Herkesin birbirini tanıdığı, birbirine güvendiği, birbirini sevdiği ve birbiriyle güzel vakit geçirdiği bir grup. Benim bunları yaptığım iki arkadaşım vardı sadece. Başkaları yok muydu? Vardı. Ama bu şekilde değil.


Bazı insanları görüyorum da lisedeki arkadaşlarıyla görüşüyorlar yıllar geçse bile. Bir araya geliyorlar, lisedeyken gittikleri yerlere artık birer üniversiteli, birer anne, birer baba olarak gidiyorlar. Lise arkadaşlıkları gelip geçer diyen insanlar da tanıdım elbet. Ama bu hiçbir zaman benim için teselli olmayacak. Bu dakikadan önce gerçekten lise hayatımı güzelce yaşayamamış olduğum için kendimi kötü hissediyordum. Hala da kötü hissediyorum ama artık bunu değiştirmek için elimden geleni yapacağım. Sadece artık bir liseli olarak değil, bir üniversiteli olarak. Ve o önümde duran, yaşanmak için beni bekleyen 3 yılı "güzel" hale getireceğim.

Çünkü geriye dönüp baktığımda şimdiki gibi "bir şeyler olmadığı" için üzülmek yerine, "bir şeyler olduğu" için sevineceğim ve bunu için hüzünleneceğim. En azından geri dönmek istediğim güzel hatıralar, güzel arkadaşlar, güzel günler olacak. Geçtiğimiz lise hayatımda öyle günlerim olmamıştı hiç.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Yazıyorum. Çünkü minnettarım.


  • Çok uzun yazdığımı fark ettim. O yüzden girişe bir uyarı koymak istedim. One Tree Hill'e yazılmış bir yazı okuyacak durumda değilseniz. Bence hiç başlamayın. 


Aslında şu an "30 Days Movie Challenge" için bir filmden bahsetmem gerekiyor. Ama şimdilik bunu yapmayacağım. Bugün size hayatımı değiştiren bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bir diziden. One Tree Hill'den. Çoğunuzun bunu çok abartılı bulacağını da biliyorum. Bir kapitalist, amerikan lise draması nasıl hayatımı değiştirebilir, öyle değil mi? Eğer şu an bu yazıyı yazmaya karar vermişsem emin olun ki fazlasıyla hayat değiştirebilir bir dizi.
One Tree Hill'in ilk kez 4. sezon 13. bölümünü izlemiştim. 2003 yılıydı, orta üçteydim ve 13 yaşındaydım. Annem bizi bırakıp, yeni bir hayata başlamak amacıyla Mersin'e gitmişti. Babam beni yemeğe çağırıyordu. Televizyon karşısında yemek yememe izin vermemişti. Çünkü o sene hem anne hem de baba olmak için çok çabalamıştı. Ve bazı kuralların ardına sığınıyordu. O kurallardan biri de akşam yemeğinin mutfakta, yemek masasında yenmesiydi. Bense ergenlik çağının arefesinde, annesi olmayan bir kız çocuğu olarak hayata sinirli, öfke içinde bir şeylerin yoluna girmesini bekleyen ve sürekli asilikler yapan biriydim. O gün baba-kız olarak şiddetli kavgalarımızdan birini yapmıştık. One Tree Hill izlemek istediğim için sürekli yemeğe birazdan geleceğimi söyleyip duruyordum. Babamsa mutfaktan bana bağırmaya devam ediyordu. Ben de bağırmaya ve ağlamaya başladım. Ama hala gözlerim televizyondaydı. Sonra Brooke Davis'in sözlerini okudum. Bir anlığına ağlamayı kestim. Çünkü her yönüyle benim gibi olan birinin daha olduğunu önceden hiç düşünmemiştim. Onlar o zaman 17 yaşındaydılar. Ve ben o gün ileride Brooke Davis gibi güçlü olacağıma dair kendime söz verdim. Ertesi gün babamla aramız düzeldi ama yemek saatlerinin diziyle aynı saatte olması sebebiyle bir daha televizyonda OTH izleyemedim.
Lise bire geçtiğim yıl bir sevgilim vardı. Hatta ilk aşkım desem daha doğru olur. Yakışıklı bir çocuktu. -en azından o zamanlar- Yakın arkadaşlarımdan biriyle aldatılmıştım. İkinci bir şans verdim. Ve ikincisinde de aynı kızla yine aldatıldım. Eğer OTH izlediyseniz bu yaşananlar size tanıdık gelmiş olabilir. O sene OTH'i en başından başlayarak izledim. Ve bu yaşadıklarım bana da fazla tanıdık geldi. Brooke-Lucas-Peyton üçgeninden. O çocukla ilk ayrılışımızda tıpkı ben de Brooke gibi ona yollamadığım e-mailler yazmıştım.
İşin kısası ben Brooke Davis'le tanıştığımda, kendimi tanıdım. Yapabileceklerimi, korkularımı, hayallerimi tanıdım. Sadece saydığım bu iki üç özellikten dolayı da değil üstelik. Sayamayacağım kadar çok benzerlik var aramızda. Ben One Tree Hill'le tanıştığımda nelere göğüs gerebileceğimi öğrendim. Brooke sayesinde annemi atlatmaya çabaladım. Ve günden güne bunu başardığımı görüyorum. Brooke sayesinde arkadaşlığın önemini kavradım. Gerçek aşka inandım. Hayallerime sarıldım. Ne kadar iyi insan olmak için çabalamış olsam da başıma yine de kötü şeylerin gelebileceğini öğrendim. Ve bunu aşmanın tek yolunun hayatın vazgeçmesini beklemek değil, hayatı vazgeçirmek olduğunu anladım.


9 sezon süren bir dizi, onca sezon sizin hayatınızda bir yer edinmişse eğer emin olun bittiğinde de garip duygular içerisine giriyorsunuz. Tanrım, ben o diziyi izlerken ne kadar ağladıysam o kadar da güldüm. Ve 9. sezonun son bölümünü izlerken bittiği için ağladığımı düşünüyordum. Ama sonra fark ettim ki bana bunca şey kattığı ve hayatımı değiştirdiği için ağlayarak minnetimi gösteriyordum. Final bölümü çok güzeldi. Onlar için sevincimden ağlıyordum. Ve benim için de hala umut olduğunu, umudun her zaman, her halükarda olduğunu görmemi sağladığı için seviniyordum.
OTH'e büyük bir takıntım olduğunu biliyorum. Ve ne zaman kendimi üzgün hissetsem, bana vereceği umudu yakalamak için tekrar açıp izliyor oluşumu delice bulduğunuzu da biliyorum. Ama bana hiçkimse, HİÇKİMSE bu dizinin verdiği mutluluğu, huzuru, hüznü, sevinci ve en önemlisi umudu vermedi.
Hayatımın her döneminde Brooke Davis'e olan minnettarlığımı sürdüreceğimi biliyorum.
Umarım hayatınızda size, OTH'in bana yaşattıklarını yaşatan bir nesneniz, bir kimseniz, bir şarkınız vesaire vardır. Yoksa dilerim günün birinde bulursunuz.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

My dear friend.

Bazen depresyon belirtileri gösterdiğimi fark ediyorum. Sonra gülmeli tweetler atıyorum. One Tree Hill'in 3. sezon finalinde ağladım mesela. Brooke'a üzülüyorum. Hep üzülmüşümdür zaten. İçten içe kendime üzülüyorum aslında. Gerçekten bir şeyler hissetmenin bir adım gerisindeydim. Geçirdiğim iki günü kafamdan atamıyorum. Bir daha böyle sevemem diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. Babamın ayağının kırık olması depresyon sürecimi kısıtlıyor. Yemek yapmak, evi temizlemek durumunda kalıyorum çünkü. Oysa tek yapmak istediğim -tek yapmaya gücümün yeteceği- şey yatağa uzanıp hiç kalkmamak. Uyumak değil, uzanmak sadece. Gözlerimi bir noktaya sabitleyip orada kalmak. Sadece nefes almak. "Biri olsun da sonumuzun ne olacağı önemli değil." dediğim günleri hatırlıyorum da. Sıçayım ben o günlerin ağzına. Neredeyse üç gündür yemek yemiyorum herhalde. Kahve, sigara, arada bir kola, bazı günler cornflakes. Odama yani posterler asayım, kitaplığı düzenleyeyim demiştim. Oturduğum yerden kalkmaya mecalim yok ki.  Julie Delpy'yi çok seviyorum. Baterist'in sevgilisi vardı benimle aynı dönemlerde. Geçenlerde ayrılmış onlar da tıpkı bizim gibi. Şarkı söylüyorum bir de ben. Şimdilik üç tanesinin kaydı var. Dinlesin diye Baterist'e yolluyorum. Arkadaşız işte. Zaten artık fazlasını istemiyorum. Şu an aklıma ne gelirse yazıyorum. Yazdıklarımın hiçbirini de silmedim. O yüzden konudan konuya atlıyorum. Omuzlarımda çok garip bir ağrı var. Sürekli bilgisayarın başında oturduğumdan olabilir. Ya da.. "Enter"a basacak halim bile yok. Paragraf yapamıyorum onun için. En kısa zamanda bara gidip o gece duvara benim için yazdığı şeylerin üstünü karalayacağım. Yoksa bir daha o bara gidemem. Kapımın önündeki denize bu yaz kaç kere gittim acaba? Önceden bütün arkadaşlarımı Marmaris'te bırakmışım gibi hissediyordum, yani İstanbul'a gittiğimde. Şimdiyse hepsi İstanbul'da kalmış gibi geliyor. "Happily Ever After" filmlerini izlemek istemiyorum. Eskiden umut verirlerdi. Şimdi midemi bulandırıyorlar. Geçin bunları kardeşim, yok öyle bir şey. Az önce ALL SADDEST SONGS EVER adında bir playlist yaptım. Onu dinliyorum. 179 şarkı var. Üşenmezsem daha sonra yazarım size. Daha sonra. Her şeyi ertelemeye başladım gibi. Why do all good things come to an end?




*Açıp Julie Delpy'den "my dear friend"i dinleyin.

7 Ağustos 2012 Salı

End of summer.

Sonra da insanlara neden güvenmiyorsun Bri?
Neden güvenecekmişim ki. Güvenecek neleri varmış o muhteşem insanların? İki günlüğüne mutlu edebiliyorlar diye her zaman mutlu edebileceklerine mi inanmalıyım? Buna mı güvenmeliyim?
Neymiş efendim, yeni bir ilişkiden çıkmışmış, sanırım kafası dağılmışmış, sonradan pişman olmuşmuş, UZATMADAN bitirmiş vesaire.
İşte ben de u-zat-ma-dan, en başından güvenmiyorum insanlara. Ne zaman ki güvenmek için an kollasam, daha ben "güven-" diyemeden alaşağı oluyorum.


İnsanlar hiçbir zaman güvenilir değildi, hiçbir zaman da olmayacak okuyucu. O yüzden boş yere kimseye güvenmeye kalkışma, ve asla erken konuşma.

Down, down, down.

Yok öyle Jim Morrison falan. Şarkı söyleyerek bulaşık yıkmak da yok. Kadere teşekkür falan da etmiyorum. Yaz aşkı da mümkünse bir daha hiçbir yaz yanıma yaklaşmasın.


5 Ağustos 2012 Pazar

Summer Love.

Hayatımda bir Jim Morrison var. Ve beni seviyor. Kadere teşekkür ediyor. Bana teşekkür ediyor. Davy Jones' Locker'ı yanaklarından öpüyor. Barın duvarlarına benim denizkızı versiyonumu çiziyor.
İşte öyle.