Heart It

25 Aralık 2012 Salı

BookList.

Sevgili okuyucular, uzuuun bir kitap listesi paylaşacağım sizinle. Ve umarım içlerinden bir kısmını okumuşsunuzdur. Okuduklarınız hakkında yorumlarınızı istiyorum. Böylece hangilerini önce alacağıma karar vereceğim.

Doctorow - Jaz Dönemi
Ernesto Sabato - Tünel / Kahramanlar / Mezarlar
Andre Gide - Chopin Üzerine Notlar
Paul Auster - Görünmeyen
Edgar Allan Poe - Gammaz Yürek
Ayn Rayd - Atlas Vazgeçti
Elizabeth Wurtzel - Prozac Toplumu
Alasdair Gray - Zavallılar
E.T.A Haffman - Gece Tabloları / Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi
Nermin Yıldırım - Rüyalar Anlatılmaz
Horace McCoy - Atları da Vururlar
Barış Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
Chuck Palahniuk - Günce
Stefan Zweig - Satranç
Oruç Aruoba - De ki İşte
Herman Koch - Akşam Yemeği
Markus Zusak - Kitap Hırsızı
Jennie Lucas - İtalyan Prens
Bret Eastan Ellis - Amerikan Sapığı
Anthony Burgess - Otomatik Portakal
Douglas Coupland - X Kuşağı
J.P. Sartre - Bulantı
Mikhail Bulgakov - Usta ile Margarita
Jacqueline Susann - Bebekler Vadisi
John Berger - Görme Biçimleri
Jerzy Kosinski - Boyalı Kuş
İtalo Calvino - Paris'te Münzevi
Susanno Tamaro - Aklı Bir Karış Havada
Salavador Plascencia - Kağıt İnsanlar
Carbon Addison - Güneşin Kızları
William Trevor - Aşk ve Yaz
Etgar Keret - Nimrad Çıldırışları / Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü / Buzdolabının Üstündeki Kız
David Foster Wallace - İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler
Kate Ross - Müzik Şeytanı
Gorki - Amerika'dan İtalya'ya
Iris Murdoch - İtalyan Kızı
D. H. Laurence - İtalya'da Alacakaranlık

24 Aralık 2012 Pazartesi

Near to you.

-Burgaz
Herhalde ben her şeyi daha yeni yeni algılamaya başladım. Acıtıyor aslında biraz. Üzüyor da haliyle. Keşke fotoğraflar olmasa, keşke silmeyi becerebilsem. O karelerdeki yüzünü görüp de bunları yapabilmiş olmasına imkan veremiyorum. Zorlanıyorum. Gözlerinden anlaşılıyor çünkü her şey. Madem öyleydi böyle bir insan nasıl iki saat içinde değişti. Ya da hep öyleydi, ama oyununu iyi oynadı. Ona yediremediğimden suçu kendimde bulmaya başlıyorum. Açıkçası saçmaladığımın bilincindeyim. Ama dediğim gibi algılarım yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. 

Bugün yine abuk subuk bir Taksim gecesinden dönerken fark ettim her şeyi. Nasıl desem, yalnız başıma yürüdüğüm kaldırımda uzaktan kendimi gördüm. Komik gelecek ama kendimi yetim gibi hissettim. O yokken, hiçkimsem yokmuş gibi geldi bir anlığına. Yok yok, iyice dengesizleştim ben.

Hep bunun yüzünden.

20 Aralık 2012 Perşembe

Baby, you've hurt me.

Şu sıralar aslında tek sıkıntım: para. 
Yılbaşında Marmaris'e gidiyorum bu da tek neşem.
Dinlediğim tek şarkıysa şöyle:

You think you're loving
But you don't love me. 
I want to be free, baby
You've hurt me..


9 Aralık 2012 Pazar

Yal(ı)nız.

Me and Tenessee.

Önceleyin Burak yüzünden bu halde olduğumu düşünüyordum. Şimdiyse anlıyorum ki benim ruhumu sömüren Burak değil, bildiğin İstanbulmuş. Bu şehir beni yiyip bitirmiş de haberim bile olmamış. Hep derlerdi, İstanbul şunu yapar, yok bunu eder diye. Hiçbirine inanmamıştım. Şu ansa o insanların dediklerini birebir yaşıyorum.
İçimde hiçbir şey kalmamış. Yeni bir şeyler kök salmamış. Boş. Bomboş içim. Ne seviyorum, ne yazabiliyorum, ne de çizmeye çabalıyorum. Hiçbir şey. İki yılda içimde koca bir "HİÇ" yetişmiş sadece.

Son bir haftadır mal gibi o bardan çıkıp diğer bara gidip, içip içip içip, kendime ortamdan erkek beğeniyordum. Lan bir bulsam verecektim yeminle. Ama bulamadım. Taş çatlasa iki kişiyle bakışmışımdır sonra içimden nefret edip kafamı çevirmişimdir. Hani insan yalnızken, yalnız olmamak ister ama bir türlü yalnızlıktan çıkmak da istemez ya. Hah işte kelimesi kelimesini onu yaşıyorum.

Bana koyan şey şu aslında bir bahaneyle benden ayrılmış olması. Hani bana deseydi ki: "Buse olmuyor, eskisi gibi sevemiyorum seni. Yürümüyor böyle, ayrılalım." İnan gıkım çıkmazdı okuyucu. Hoş anlam veremediğim diğer bir şey de sevginin zamanla tükenmesi saçmalığıdır. Ama bak ona bile tamam diyecektim. Özellikle sinirlendiğim nokta da boku bana atmış olması. İnsan biraz adam olur yahu. Biraz adam.

Bugün ben aslında yalnızlıktan iç çamaşırlarımı yemeye giriştikten sonra bir çocuk vardı ya hani Yazgan diye bahsettiğim işte o mesaj attı. Bugün buluşacaktık. Ona verecektim halbuki. Ama o da olmadı. Bunu bir işaret olarak görmedim değil. Evrenin mükemmel mesajı: yalnızlıktan, sekssizlikten ölsen de gebersen de eskiden yaptığın gibi sevgilin olmayan adamlara vermeyeceksin! Kabul ettim haliyle. Kuruyup gideceğim, orası ayrı mevzu ama.


Burak gidince etrafta hiçkimse kalmamış gibi geliyor. Eskiden sürekli dışarı çıktığım arkadaşlarım bile ortadan kaybolmuş gibi. Kime mesaj atsam gelemiyor, kimi arasam işi oluyor. Anasını sattığımın İstanbul'unda da öyle Marmaris'teki gibi gezecek, yürüyüş yapacak bir yer yok ki atayım kendimi dışarı. Hal böyle olunca ben de Taksim'den çıkmıyorum. Oturuyorum Beatles'a. Bugün param kalmadı pek yoksa yine gidecektim. Onun yerine gidip Galata'da çay içtim. Beatles demişken orada iki çocukla tanışmıştım, hani şu masalarına gidip oturduğum. Onlardan biri kaç gündür feysten mesaj atıp duruyor. Neymiş efendim bana bir teklifi varmışmış. Bilirim ben o teklifleri. Sen yalnızsın ben de yalnızım hadi o zaman hobaaa. Teklifi söylemeden vazgeçti tabi.

"Son Kuşlar"ı bitirdim dün. Çok üzülerek okudum. Çünkü sağolsun Saitciğim bütün öyküleri Burgazada'da geçirmiş. Burgazada bizim ikinci evimizdi oysa. Orası bizimdi işte. Çadırımız vardı bizim malikanemiz. Sonra bir de köpeğimiz vardı falan. Oyy dağlar. Bir an içimden o fotoğrafları koymak geldi ama yok olmaz. O kadar unutmaya çabalayayım, sonra her bloga girdiğimde göreyim fotoğrafları da oturup ağlayayım. Aman aman istemez.

Fark ettim ki kötü olayları, mutlu bir üslupla anlatıyorum. Ne melankolik tamlamalar, ne de üç noktalar. Gayet şamata bir biçimde yazıyorum. Çok garipsedim şu an kendimi. Vay anasını uzun da yazmışım okuyucu. Neyse o zaman gözlerine sağlık. Ben sigaraya gidiyorum şimdi. Belki gelirim yine. Ben gelmesem bile sen gel bak.


4 Aralık 2012 Salı

İnsan kalıpları.

Bu kadar sevdiğini söylerken aradan daha bir hafta geçmeden "sevebilecek" YENİ birini nasıl bulabilmiş?
İnsanlar inanılmaz garipler. İnsanların sevgisi o kadar çok ki kime vereceklerini şaşırıyorlar. Koleksiyon yapıyordur ya da. Toplamda ikişer aydan bir seneye 6 kişiyi sıkıştırmaya çabalıyordur belki de. Daha birini bırakmadan, diğerini torbasına koyup, iki ayı doldurur doldurmaz, torbasından yenisini çıkartıyordur belki de.

Ya da sadece bu şekilde sevebiliyordur. Belki de aşkının, sevgisinin son kullanma tarihi iki aydır. Kim bilebilir ki. Ama koleksiyon olasılığının üstünde duruyorum ben. Çünkü hepsi çeşit çeşit. Ve hepsine farklı bir sevgi gösteriyor. Bana düşen sevgiyle, benden sonraki kıza düşen sevgi aynı değil.

Acaba merak ediyorum kıza benim hakkımda ne diyor? İllaki lafım geçiyordur. Kız rts okuyor ben gazetecilik. Bir yerden bir şekilde konumun açıldığına eminim. Çünkü hala feysinde benim fotoğraflarım duruyor. Sormamış mıdır, şu fotoğrafta seni öpen kız kim, diye.

Soul Kitchen'ı izleyeceğim şimdi. İlk Fatih Akın filmimi de beraber izlemiştik oysa. Im Juli. Hoş onu hatırlamama sebep olacak milyonlarca şey var etrafımda. Bir tane filmden bir şey çıkmaz. Zaten onu kafamdan siliyorum, onunla hiçbir şey yapmadık, hiçbir şey dinlemedik, izlemedik, hatta o kimdi? diye düşünüyorum. Yoksa bütün gün sadece oturmam gerekecek. Neye elimi atsam hatırlatacak bir şeyler çıkıyor.  Sonuçta madem o hayatına devam ediyor. Ben mal mıyım, ben salak mıyım arkadaşım? Tabi ki de ben de devam edeceğim.

Ayrılık için topu topu iki kere ağladım zaten. İlki, benden ayrılmasının sebebini söylemediği için sinirden ağlamıştım. İkincisi de, dün gece yeni sevgili yaptığını öğrendiğim de. O da şoktan, orospu çocukluğunu üstüne konduramadığımdan dolayı. Halbuki gayet o kalıptaymış. Önceden ben farkına varamamışım.