Heart It

9 Aralık 2012 Pazar

Yal(ı)nız.

Me and Tenessee.

Önceleyin Burak yüzünden bu halde olduğumu düşünüyordum. Şimdiyse anlıyorum ki benim ruhumu sömüren Burak değil, bildiğin İstanbulmuş. Bu şehir beni yiyip bitirmiş de haberim bile olmamış. Hep derlerdi, İstanbul şunu yapar, yok bunu eder diye. Hiçbirine inanmamıştım. Şu ansa o insanların dediklerini birebir yaşıyorum.
İçimde hiçbir şey kalmamış. Yeni bir şeyler kök salmamış. Boş. Bomboş içim. Ne seviyorum, ne yazabiliyorum, ne de çizmeye çabalıyorum. Hiçbir şey. İki yılda içimde koca bir "HİÇ" yetişmiş sadece.

Son bir haftadır mal gibi o bardan çıkıp diğer bara gidip, içip içip içip, kendime ortamdan erkek beğeniyordum. Lan bir bulsam verecektim yeminle. Ama bulamadım. Taş çatlasa iki kişiyle bakışmışımdır sonra içimden nefret edip kafamı çevirmişimdir. Hani insan yalnızken, yalnız olmamak ister ama bir türlü yalnızlıktan çıkmak da istemez ya. Hah işte kelimesi kelimesini onu yaşıyorum.

Bana koyan şey şu aslında bir bahaneyle benden ayrılmış olması. Hani bana deseydi ki: "Buse olmuyor, eskisi gibi sevemiyorum seni. Yürümüyor böyle, ayrılalım." İnan gıkım çıkmazdı okuyucu. Hoş anlam veremediğim diğer bir şey de sevginin zamanla tükenmesi saçmalığıdır. Ama bak ona bile tamam diyecektim. Özellikle sinirlendiğim nokta da boku bana atmış olması. İnsan biraz adam olur yahu. Biraz adam.

Bugün ben aslında yalnızlıktan iç çamaşırlarımı yemeye giriştikten sonra bir çocuk vardı ya hani Yazgan diye bahsettiğim işte o mesaj attı. Bugün buluşacaktık. Ona verecektim halbuki. Ama o da olmadı. Bunu bir işaret olarak görmedim değil. Evrenin mükemmel mesajı: yalnızlıktan, sekssizlikten ölsen de gebersen de eskiden yaptığın gibi sevgilin olmayan adamlara vermeyeceksin! Kabul ettim haliyle. Kuruyup gideceğim, orası ayrı mevzu ama.


Burak gidince etrafta hiçkimse kalmamış gibi geliyor. Eskiden sürekli dışarı çıktığım arkadaşlarım bile ortadan kaybolmuş gibi. Kime mesaj atsam gelemiyor, kimi arasam işi oluyor. Anasını sattığımın İstanbul'unda da öyle Marmaris'teki gibi gezecek, yürüyüş yapacak bir yer yok ki atayım kendimi dışarı. Hal böyle olunca ben de Taksim'den çıkmıyorum. Oturuyorum Beatles'a. Bugün param kalmadı pek yoksa yine gidecektim. Onun yerine gidip Galata'da çay içtim. Beatles demişken orada iki çocukla tanışmıştım, hani şu masalarına gidip oturduğum. Onlardan biri kaç gündür feysten mesaj atıp duruyor. Neymiş efendim bana bir teklifi varmışmış. Bilirim ben o teklifleri. Sen yalnızsın ben de yalnızım hadi o zaman hobaaa. Teklifi söylemeden vazgeçti tabi.

"Son Kuşlar"ı bitirdim dün. Çok üzülerek okudum. Çünkü sağolsun Saitciğim bütün öyküleri Burgazada'da geçirmiş. Burgazada bizim ikinci evimizdi oysa. Orası bizimdi işte. Çadırımız vardı bizim malikanemiz. Sonra bir de köpeğimiz vardı falan. Oyy dağlar. Bir an içimden o fotoğrafları koymak geldi ama yok olmaz. O kadar unutmaya çabalayayım, sonra her bloga girdiğimde göreyim fotoğrafları da oturup ağlayayım. Aman aman istemez.

Fark ettim ki kötü olayları, mutlu bir üslupla anlatıyorum. Ne melankolik tamlamalar, ne de üç noktalar. Gayet şamata bir biçimde yazıyorum. Çok garipsedim şu an kendimi. Vay anasını uzun da yazmışım okuyucu. Neyse o zaman gözlerine sağlık. Ben sigaraya gidiyorum şimdi. Belki gelirim yine. Ben gelmesem bile sen gel bak.


2 yorum:

Sam Scarlet dedi ki...

"anlam veremediğim diğer bir şey de sevginin zamanla tükenmesi saçmalığıdır" aynen. ama nedense gidenler hep bu bahaneyi kullanıyor. bence demek ki hiç sevmemişler.

Brida dedi ki...

Kesinlikle katılıyorum. Bir sevgi nasıl bitebilir ki. Hani deseler senden nefret ediyorum artık o yüzden ayrılıyoruz falan. Sonuçta nefret içinde sevgi de barındırır. Demek ki beni sevmiş önceden şimdi de sevgisi aynı ama nefrete dönüşmüş.

Bahane bunlar ya. Dediğin gibi hiç sevmemişler.